Neden Bazı Ülkeler Zengin, Bazı Ülkeler Fakirdir?

Mynoise.net
June 8, 2017
REDDIT
June 28, 2017

Merhaba İnternet!

 

Modern çağda artık her türlü bilgiye ulaşmak mümkün.

Cebindeki telefonla ya da elinin altındaki bilgisayarla istersen Angelina Jolie’nin donu ne renk onu öğrenirsin, istersen Elon Musk’ın Mars’a nasıl insan götürmeye çalıştığını takip edersin.

Geçenlerde ben de ünlülerin donunun rengini araştırmaktan sıkıldığım bir ara 1 ülkelerin gelir düzeylerini yayınlayan bir internet sayfasına denk geldim:

http://www.prosperity.com/rankings 

 

Dünya’nın en zengin ve en fakir 25 ülkesi

 

Dünya’da 200’e yakın ülke var 2

Bunlardan 25’i: Kanada, Avustralya, Belçika, Danimarka, Macaristan, Finlanda, Fransa, Almanya, Hong Kong, İzlanda, İrlanda, İtalya, Japonya, Luxemburg, Hollanda, Yeni Zellanda, Norveç, Singapur, Güney Kore, İspanya, İsveç, İsviçre, Tayvan, İngiltere ve Amerika zengin ülkeler olarak tanımlanıyorlar. Yani bu ülkelerde yaşayan yetişkin bir vatandaşın yıllık ortalama geliri 100 bin doların üzerinde.

Aynı kriter üzerinden bakılınca listenin en altında: Kongo Cumhuriyeti, Nijerya, Burundi, Mozambik, Çad, Liberya, Burkina Faso, Sierra Leone, Orta Afrika Cumhuriyeti, Gine, Guinea-Bissau, Mali, Etiyopya, Zimbabwe, Afganistan, Malawi, Fildişi Sahilleri, Sudan, Gambia yer alıyor. Bu ülkelerde gelir düzeyi yılda bin doların ya da günde 3 doların altında, bu yüzden de fakir ülkeler sınıfına giriyorlar.

 

Zengin kime denir?

 

“Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar;
evvela haysiyetlerini sonra hürriyetlerini,
daha sonra da istiklâl ve istikbâllerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

M. Kemal Atatürk

 

Eski Çağlar ve Zenginlik

Tarih boyunca zenginlik ya da fakirlik kimin daha çok kaynağa ve mala sahip olduğu ile aynı anlama geldi.

Modern insanın 200 bin yıllık tarihine bakınca ise zengin-fakir ayrımının tarımın icadından sonra daha da belirginleştiğini görüyoruz. Yani yaklaşık 10 bin yıl önce atalarımız, göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçtikten sonra sabit mal varlığının kıymetini bilmeye başladılar 3

Tarımın keşfi insanlığın en büyük dönüm noktalarından bir tanesi çünkü toprağı işlemeyi bilen kabile hem karınlarını doyurmak için sürekli yemek aramak zorunda kalmaktan kurtuldu, hem de topraktan çıkardığı ürünün fazlasını komşu kabilelerle takas etmeye başladı.

Böylece modern anlamdaki zenginlik kavramı oluşmaya başladı.

 

Temsili görseller:

 

1)

 

2)

 

3)

Böylelikle zengin-fakir farkı ve sosyal hiyerarşi oluşmaya başladı.

 

Modern Çağ ve Zenginlik

İlk tarım devrimi, yani tarımın icadı binlerce yıl önce gerçekleşti fakat o zamandan bu yana zenginlik kavramında pek bir değişiklik olmadı. 10 bin sene önce de en çok kaynağa sahip olan zengindi şimdi de aynı şey geçerli.

Değişen tek şey insan ilişkileri oldu.

İnsan ilişkileri derken bireysel, toplumsal, politik, devletler arası vs. her türlü ilişkiyi kastediyorum. Sonuçta insanoğlu ilkellikten uzaklaştıkça, zamanla zenginliğe giden yolda beyninin kaslarından daha önemli bir silah olduğunu anladı.

Daha çok yakın bir tarihe kadar zenginlik kaba kuvvetle aynı anlama geliyordu. Kesin bir tahmin yapmak zor ama yaklaşık ilk Tarım Devrimi’nden (M.Ö 5-10 bin) İkinci Dünya Savaşı’nın sonu, Soğuk Savaş’ın başlangıcına (1947) kadar milletler kaynak ve toprak edinmek için sürekli kaba kuvvete başvurdu. Güçlü devletler güçsüz devletlerin elindekileri almakta neredeyse tamamen özgürdü.

Art arda gelen iki büyük Dünya savaşı ise bu durumu dramatik bir şekilde değiştirdi ve insanoğlu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha fazla kaynak edinmek için yeni yollar geliştirmeye başladı 4

 

İçgörüş: İnsan hayvanı da doğadaki diğer canlılar gibi hayatını içgüdüsel olarak, geçimini sağlayacak kaynakları aramaya, üremeye ve kendi genlerinden olan bir sonraki nesile rahat edeceği bir gelecek bırakmaya adar. Her canlı bu üç amaca çevresi ve fiziksel özellikleri elverdiği derecede, kendisine özgü yollarla ulaşmaya çalışır. Mesela karıncaları ele alırsak, bu böcekler son derece karmaşık ve katı kurallarla çevrili sosyal yapıları sayesinde içinde bulundukları ortamı en etkili bir şekilde kullanarak gelecek nesillerine rahat bir ortam bırakmak için hayatları boyunca deli gibi çalışırlar. Aynı mantık memeliler için de geçerli. İnsan hayvanının özelliği ise beyninin diğer hayvanlara göre çok daha fazla nöronla kaplı olması sonucu doğanın en büyük mucizelerinden biri olan bilince sahip olmasıdır. Bunun sayesinde de enerji kaynaklarını ararken çok değişik yollar bulabilir, bulduğu yolları geliştirebilir vs. Tekrar ediyorum biyolojik seviyede hayat, insan da dahil olmak üzere, büyük-küçük-bitki-hayvan bütün canlılar için aynı şeyi ifade eder. 

 

Soru: Kaba kuvvete dayalı toprak kazanma isteği neden İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birden yok denecek kadar azaldı?

Cevap: Gel gör ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanoğlu, daha doğrusu güçlü ülkelerin liderleri anladılar ki savaşmaya devam ederlerse sadece kendilerinin değil bütün insanlığın sonunu getirebilecek kapasiteye sahipler. Bu farkındalığa ise nükleer silahların sonuçlarını bildikleri için vardılar.

Dünya’nın elindeki en somut örnek ise Amerika’nın Japonya’ya attığı atom bombalarıydı. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar sonucu kâğıt üzerindeki ölen insan sayısı 200 binden fazlaydı.

Bu durum ise şöyle gelişti:

Sanayi Devrimi ile birlikte gelişen silah teknolojisi 20. yüzyılda insanoğlunun eline atom bombasının da dahil olduğu nükleer silahları verdi ve öylece kendi halinde bıraktı. Dönemin İki büyük gücü Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya da bu son derece tehlikeli oyuncakları en çok kaynağa sahip olup Dünya’nın lideri olma arzusuyla neredeyse birbirlerine karşı kullanacaklardı.

 

 

Yardıma bilim adamları yetişti ve her iki ülkenin liderlerine olası bir nükleer savaşın sadece kendilerinin değil bütün insanlığın sonu olabileceğini söylediler.

Sonuç olarak da 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması birçok ülke tarafından imzalandı. Bugün belli başlı birkaç ülke haricinde (Güney Sudan, Hindistan, İsrail, Pakistan, Tayvan ve Kuzey Kore) bütün Dünya bu anlaşmayı kabul etmiş durumda.

 

 

 

Bu noktadan sonra Dünya, güçlü devletlerin birbirlerini röntgenlediği ve diplomatik yollarla üstünlük kurarak sömürgelerini artırmaya çalıştığı bir döneme girdi = Soğuk Savaş. Böylece kaynak ve zenginlik arayışının yüzü de tamamen değişti 5

Soru: Peki neden bazı ülkeler kurulan bu yeni düzene daha kolay ayak uydurdu ve zenginliğe kavuştu da bazıları olduğu yerde saydı?

Cevap: Yukarıda dedim ya – insanoğlu zamanla beyninin kaslarından daha önemli bir silah olduğunu anladı – diye. Sorun şu ki bu farkındalığa herkes aynı zamanda ve aynı şekilde varamadı.

Hatta bu kadar basit bir olguyu bazı ülkeler direk es geçti.

Sonuç olarak da beynini geliştirmeyen, yani eğitime ve sosyal gelişime önem vermeyen ülkeler yerlerinde sayarken, hatta gerilerken, bilimsel eğitime ve bilime yatırım yapan ülkeler hızla gelişmeye, güçlenmeye ve zenginleşmeye başladılar.

Bu durum aynı zamanda zengin ülkelerin kaba kuvvet kullanmadan gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını daha rahat sömürebileceklerini anlamalarını sağladı.

Önceden sadece toprak elde ederek zenginliğe ulaşacağını sanan devletler Yeni Dünya düzeninde zenginliğe kavuşabilmek için birçok yol keşfetti.

Zengin ülkelerin zenginliğe giden yolda kullandıkları, kaba kuvvet harici birkaç noktaya bakacak olursak:

1- Eğitimi kaliteli tut, kendi vatandaşına bedavaya ya da sudan ucuza eğitim sağla, senin ülkende eğitim görmek isteyen uluslararası öğrencilerden astronomik rakamlarda harç iste.

2- Hayat şartların kaliteli, ekonomin sağlam olsun. Böylelikle diğer ülkelerdeki başarılı ve akıllı insanlar senin ülkende yaşamak istesin. Onların yaratıcılığından sen faydalan.

3- Milli mirasını koru. Yani diline, kültürüne ve geçmişine sahip çık. Böylece gelecek nesiller de senin kurduğun alt yapıyı sahiplensin, zenginliğini kaldığın yerden devam ettirsin.

4- Doğayı koru, tarihi eserlere zarar verme. Çünkü yaşadığın çevreye ne kadar duyarlı olursan gelecek nesiller o kadar rahat edecektir.

5- Tüketime değil üretmeye odaklan. Sen üret gelişmemiş ülkeler satın alsın.

6- Bilim ve teknolojide Dünya lideri ol. Yeni buluşlar senin ülkenden çıksın ki bütün Dünya sahip olduğun teknolojiye hayran kalsın. Sonuçta Dünya liderliği sadece zenginlikle değil aynı zamanda Dünya sahnesindeki prestijinle de ölçülür.

7- Nüfusunu kontrol altında tut. Gereğinden fazla üreme. Sahip olduğun kaynakları, halkının çoğunun rahat, zengin ve lüks bir hayat geçirebileceği derecede kullan.

8- Vatandaşlarına karşı evrensel, ayrımcılık yapmayan, hümanist bir yaklaşım geliştir. Toplumda birlik-beraberliği teşvik et ve insan haklarına saygılı ol. Amaç Dünya sahnesinde gelişmek ve zengin bir ülke olmaksa buna birlikte daha kolay ulaşacağınızı unutma.

9- Devlet çalışanlarına, doktorlara, öğretmenlere, mühendislere, avukatlara, savcılara sahip çık. Kısacası ülkeni kalkındaracak meslekleri yapanlara karşı iyi davran. Eğitimlerini sıkı tuttuğun kadar maaşlarını da yüksek tut.

10- İnternete, basın ve yayına sansür koyma. Televizyon kanallarında belli bir kaliteyi ve seviyeyi koru. Aptal insanları meşhur etme. Gençler yeteneksiz insanları değil, aydınları ve bilim adamlarını örnek alsınlar ki zenginliğini senden sonra sürdürebilsinler.

 

Bunlar ekonomi ya da politika hakkında hiçbir resmi eğitimim olmadan aklıma gelen noktalar. Aklı başında ve eğitimli bir ekonomist ya da gerçek bir politikacı bu listeyi daha da çoğaltabilir.

Demek istediğim, zengin ülkelerin devletleri bu yolları, özellikle eğitime yaptıkları yatırımlarla oluşturdukları alt yapılar sonucu zamanla benimseyerek, stratejik bir şekilde iç işlerinde ve uluslararası ilişkilerinde uygulayabilen devletlerdir.

 

İçgörüş: Dikkat ettiysen listede ordunu güçlendir, silah fabrikaları kur ya da askeri eğitimi ön plana çıkar tarzı öneriler yok. Neden, çünkü kas gücü artık global seviyede bir anlam ifade etmiyor. Dünya’da ordusuna en az yatırım yapan ülkelerden bazıları: Kanada, Japonya, Costa Rica, İsviçre, İrlanda, Lüksemburg gibi ülkelerdir. Bu ülkelerin ortak noktaları orduya harcayacakları parayı daha yararlı şeylere harcayıp ülkenin refah seviyesini üst seviyede tutabilmeleridir.

 

Soru: Tamam, buraya kadar her şey kulağa güzel geliyor. Yeni Dünya düzeninde kaba kuvvet zenginlik denkleminde neredeyse tamamen ortadan kalkmış bir eleman olabilir. Fakat bazı ülkeler yukarıdaki noktaları uygulamada sorun yaşamazken neden diğerlerinin başarısız olduğundan hâlâ bahsetmedin.

Gelişmiş, zengin bir ülke olamaya giden yoldaki ana faktörler neler?

Cevap: Bu soruyu 3 ayrı kategoride cevaplandırmak gerekir: Coğrafi konum, dini görüş ve devlet kurumlarının işleyişi.

 

Zenginliği Etkileyen Ana Faktörler

1- Coğrafi Konum:

Yukarıdaki haritaya tekrar bakalım:

Gözüne çarpan bir şey oldu mu?

Dikkat ettiysen kırmızıya boyadığım ülkelerle maviye boyadığım ülkeler arasında bariz bir coğrafi konum benzerliği var. Özellikle maviye boyalı ülkelerin hemen hemen hepsi aynı kıtada ve bu ülkeler benzer coğrafi özelliklere sahipler.

Fakir ülkeler genelde tropik iklime sahip coğrafyalarda bulunur ve bu durumun doğal olarak hayat şartlarında büyük etkisi vardır. Tropik iklim geçim kaynaklarını kısıtlar ve şartlar ılık iklimde yaşayan insanlara göre daha zorlaşır. 

İnsanlık tarihinde uygarlıkların gelişmişlik seviyelerini taptıkları tanrılar ya da takip ettikleri dini inançları değil, ilk olarak o milletin üzerinde yaşadığı toprağın verimliliği, iklimi, evcil hayvan potansiyeli ve ufak böcek ve sinekler belirler.

Nasıl mı?

Tropik coğrafyalarda ilk sorun tarımla başlar. Çok sıcak yerlerde doğal olarak toprak daha kuraktır, fotosentez az olur ve çok az tarım yapılır 6

Coğrafi konum aynı zamanda tarımda kullanılan hayvan çeşidinin de belirleyicisidir. Avrupa kıtası evcilleştirmeye müsait tarım hayvanı açısından Dünya üzerindeki en uygun konuma sahip. Çünkü burada inek, öküz, domuz, koyun ve at bolca bulunurken, daha güneye indikçe tarımda kullanılan hayvan çeşidi de azalır.

Aynı zamanda sıcak iklimi yüzünden Afrika Kıtasında kolayca üreyen çeçe sineği hayvanların ve insanların en büyük sorunu olmuştur. Bu sinek çok sayıda tarım hayvanını katletmiş ve kalanları da hasta ederek verimliliklerini azaltmıştır. Afrika kıtasının gelişmişlik düzeyini belirleyen en önemli faktörlerden biridir bu sinek.

 

2- Dini görüş:

Kesin bir gerçek var ki bir ülke ne kadar dindarsa o kadar geri kalmış demektir. 21. yüzyılda artık bunun tersini savunan pek fazla insan yok. Varsa bile çok değil, bir-iki nesil sonra hemen hemen herkes bu gerçeğin farkına varmış olacak. Orası bir kesin.

Nasıl ki Dünya’daki en lâik ülkeler aynı zamanda en gelişmiş ve refah seviyeleri en yüksek ülkelerse; en dindar ülkeler de en fakir, en geri kalmış ve refah seviyeleri en düşük ülkelerdir.

Ufak bir araştırma:

Yukarıdaki haritada yeşile boyadığım ülkeler: Nijer, Bangladeş, Endonezya, Sri Lanka, Congo, Malavi, Fas, Djibouti, Sierra Leone, Mısır, Afganistan.

Bu ülkelerin ortak özellikleri:

1- Halkının %90-100’ü dinin hayatlarında önemli bir yer kapladığını düşünür.
2- Kişi başına düşen milli gelir yıllık 900 – 10.000 Türk Lirası arasıdır.
3- İnsani gelişme endeksine göre Dünya’da 90 – 186. sıradadırlar.

Maviye boyadığım ülkeler: İsveç, Danimarka, Estonya, Norveç, Hong Kong, Japonya, Çek Cumhuriyeti, İngiltere, Finlandiya ve Fransa.

Bu ülkelerin ortak özellikleri:

1- Halkının %15-30’u dinin hayatlarında önemli bir yer kapladığını düşünür.
2- Kişi başına düşen milli gelir 70.000 – 360.000 Türk Lirası arasıdır.
3- İnsani gelişme endeksine göre Dünya’da 1 – 30. sıradadırlar.

 

İçgörüş: İstatistik çok garip bir olgu. Sonuçlar verileri kimin topladığına, neyin ölçüldüğüne, kimin nasıl sorular sorduğuna ve özellikle verilerin neye göre karşılaştırıldığına göre değişebilir. Sonuç olarak da dikkatli birkaç filtreleme yaparak ya da birbirinden farklı kategorideki elemanları karşılaştırarak istenilen görüşü güçlendiren veriler çıkarılabilir. Yani demek istediğim her okuduğun istatistikle desteklenen görüşe hemen inanma. Kendi araştırmanı kendin yap. 

 

Yukaridaki araştırmanın istisnaları ise Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Arap Emirlikleri.

Amerika hem dini görüşün son derece yaygın olduğu, hem de halkının çok zengin olduğu bir eyaletler topluluğu. Bu kadar dinci bir milletin refah seviyesinin bu kadar yüksek olmasının tek nedeni ise Amerikan Dini’nin hayata materyalist yaklaşması. Amerikan tanrı, devletin kiliseler, camiler ya da sinagoglar inşa etmesini, halkının sürekli ibadet etmesini ve bir sonraki hayatı düşünmesini istemez. Bu yüzden de cennet için çok fazla göz kamaştırıcı sözler vermez. Amerikan tanrı kapitalisttir ve bugün, bu dünyada zengin olmanı ister, kullarını bu doğrultuda yönlendirir.

Birleşik Arap Emirlikleri ise üzerinde bulundukları toprakların zenginliği sayesinde şans eseri parayı bulmuş birkaç emirlikten oluşur. Müslüman olmalarının zenginlikleri ile doğrudan hiçbir bağı yok. O yüzden derinlemesine inceleyecek pek bir durum da yok.

Soru: Peki neden dini görüşe sımsıkı sarılmış ülkeler aynı zamanda geri kalmış / fakir ülkelerdir?

Cevap: Hayat görüşü.

Din, doğa üstü güçlerin varlığını savunan ve genelde inananlarına ahlâki kurallar sunan, hatta hayatın anlamını bildiğini öne süren kültürel bir sistemdir.

Zenginlik, bu dünyadaki mal varlığına önem veren, belirli bir kapital toplayıp bunu sürekli artırmaya çalışarak önemli bir ekonomik güce sahip olmaya çalışan bir hayat tarzıdır.

Din, modern insanoğlunun tarihinde neredeyse 10 bin yıllık bir geçmişe sahip ve bu da çok normal olarak inanılmaz boyutlarda çeşitlilik getiriyor. Aslında din ve maddi/manevi zenginlik hakkında başlı başına bir yazı gerekir. Şimdilik konumuzun dışına çok çıkmadan olayı ülkeler düzeyinde incelemeye devam edelim.

Dini hayat görüşüne sahip devletlerin içinde bulunduğu durumu bir paragrafla açıklayacak olursam:

Yukarıda tanımını yaptığım gibi din, bir sonraki hayatı bu hayatın önüne koyar. Günümüzdeki 3 büyük dinin ortak özelliklerinden bir tanesi herkesin kötülüğe kapılma ihtimalinin olduğunu öne sürmeleridir. Hristiyanlık’ta İsa senin günahların için ölmüştür, Kuran’daki surelerin çoğu nefsi kontrol edici kurallar içerir, Yahudilik’e göre herkesin doğuştan kötülük yapmaya eğilimi vardır vs. Böyle bir bakış açısı bu Dünya için değil, öbür taraf için çalışmayı/sevap toplamayı gerektirir. Bu tarz bir görüşte genel bir teslimiyet, vurdum duymazlık ve bir sonraki hayata duyulan özlem vardır. Aynı zamanda unutmamak lazım ki her dini kural zamanla esner ve içinde bulunduğu yüzyıla ayak uydurmaya çalışır. Aynı Hristiyanlık’ın Amerikalılar için zamanla materyalist bir hâle dönüşmesi gibi, her dinin kuralları az ya da çok yoruma, esnemeye ve değişime açıktır 7 İşte problem, günahkâr doğulan hayat görüşünü esnetemeyen dinlerde ortaya çıkar. Bu tarz bir bakış açısı her seviyede problem doğurur. Konuyu dağıtmamak için toplumsal açıdan bakacak olursak dinci devletin lideri bilir ki, halkına ne kadar kötü şartlar sağlarsa sağlasın, halktan bir ayaklanma beklenemez. Neden? Çünkü fakir ve dindar bir insan haksızlığı tanrıya havale etmeyi genelde yeterli bulur. Bir ülkenin zenginliği politikacılarının zenginliği ya da ekonomisinin nasıl ilerlediği ile değil, halkının refah ve mutluluk seviyesi ile ölçülür. Dinin yoğun olduğu ülkelerin ortak özellikleri hükümetlerinin çok zengin, halklarının büyük çoğunluğunun ise fakir ve mutsuz olmasıdır.

Tekrar ediyorum, bir devlet ne kadar laikse o kadar ilerlemeye ve zenginliğe açık, ne kadar dinci ise o kadar bu iki kavrama kapalıdır.

 

İçgörüş: Laiklikten bahsedip Ulu Önder Atatürk’ü anmamak olmaz. Kendisini gelişmiş olarak nitelendiren bazı ülkeler bile hâlâ İngiliz Milletler Topluluğuna yani İngiltere Kraliyeti’ne bağlıyken, Atatürk hilafeti 1924 yılında kaldırmış, kurulan yeni Dünya düzeninde ülkesinin liderliği üstlenmesi için her türlü uygun ortamı yaratmıştır.  

 

3- Devlet Kurumları:

Bir ülkedeki devlet kurumlarının işleyişine bakarak o ülkenin ne kadar zengin ve gelişmiş olduğunu anlayabilirsin.

Yukarıdaki en zengin 25 ülkeye baktığında devlet kurumlarının işleyişi açısından benzer noktalar görürsün. Mesela zengin ve gelişmiş ülkelerin kurumları:

1- Sistematik çalışır. Kurumun adının başında devlet olduğu için, devlete, yani halkına hizmet etmek için vardır.

2- Halka hizmet demek, çalmadan, çırpmadan, rüşvet yemeden, yolsuzluk yapmadan çalışmak demektir.

3- Çalışanları vasıflıdır. Devlet kendisi için çalışacak bir işçiyi rastgele işe almaz. Özellikle kapitalist bir devletin kurumuysa vasıflı insanları işe almak daha da önemli hale gelir.

4- Çalışanlarının maaşları yüksek, ayrıcalıkları fazladır. Bu özellik de kapitalist devletlerde çok önemli çünkü vasıflı insanları özel şirketlere kaptırmamak gerekir.

Aynı şekilde listenin en altındaki, yani fakir ülkelerin kurumlarının işleyişine bakacak olursak. Bu ülkelerde devlet kurumları:

1- Bozuk çalışır. Her türlü rüşvet, hırsızlık, ahlaksızlık ve yolsuzluk bulunur.

2- Devlet kurumlarında yolsuzluk arttıkça eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi bir ülkenin alt yapısını oluşturan hizmetler için gerekli vergiler toplanamaz hale gelir. Vergi toplamada başarısız olan bir ülke ise ekonomik olarak dışa bağımlıdır. Her şeyini borç alarak yapar.

3- İşe alım aşiret tabanlıdır. Eğer ilerlemek ve zenginleşmek istiyorsan sorumluluk verdiğin insanların yapacakları işte uzman olmalarını istersin. Fakat gel gör ki aşiret tabanlı işe alımlarda adayın ne kadar tecrübeli ya da bilgili olduğuna değil, ilk olarak kimi tanıyıp tanımadığına bakılır. Sonuç olarak zekâ ve kabiliyet ikinci plana itilirken, yakınlık ve duygular kriter olarak alınır.

 

Sonuç: 

Zenginliğe giden yoldaki bu 3 ana faktörün önemine göre dağılımı şu şekilde:

Yani coğrafi konum ve kültür zenginliğe giden yolda yüzde 25’lik bir etkiye sahipken, devlet kurumlarının adam gibi işleyişi geri kalan yüzde 50’yi oluşturur. Bu üçlü aynı zamanda birbirlerine bağımlı ve birbirleriyle sürekli etkileşim halindedir. Coğrafya bir ülkenin dini görüşünü, dini görüş ise devlet kurumlarının işleyiş biçimini etkiler. Devlet kurumlarının nasıl çalıştığına bağlı olarak da o ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve refah seviyesini anlayabiliriz.

Bu bağı bilmek önemli çünkü zenginlik, para, mal varlığı, ekonomi vs. bunlar hayatta en çok karşımıza çıkan fakat tam da ne alama geldiklerini bilmediğimiz kavramlar. Yukarıdaki noktaları anlayan bir kişi ülkeler seviyesinde zenginlikten bahsedildiğinde formülün içindeki elemanların farkına vararak:

1- Her söylenene inanmaz ve kendi fikrini kendisi oluşturabilir. Mesela haber programlarının ülkelerin ekonomik gelişmeleriyle ilgili yarısı yalan diğer yarısı da yarım yamalak araştırılmış haberlerine biraz daha eleştirici gözlerle bakabilir.

2- Sosyal gelişimin önemini anlar. Sosyal gelişimin önemini anlayan bir kişi önce toplum içerisindeki kendi rolünü, sonra da toplumu oluşturan diğer üyelerin rollerini daha iyi kavrar, toplumun gelişimi için daha sağlam ve akıllıca yollar geliştirebilir.

 

Bu yazıyı PDF formatında indirebilirsin:

 

Bir önceki yazımı sosyal gelişimin öneminden kısaca bahsederek kapattım ve bir ülkenin kalkınmışlık derecesinin sosyal gelişime vereceği önem ile belirlenebileceğini vurgulamaya çalıştım. Aynı yazıda olayı biraz daha açıklığa kavuşturmak için Doğu-Batı kültürleri arasındaki farkı ortaya çıkarmaya çalıştım. Ondan önce de komünizm ve kapitalizm kavramları üzerinde durarak Dünya üzerindeki ülkelerin ekonomik düzenlerini evrimsel açıdan incelemeye çalıştım. Yukarıda da çeşitli gözlemler yaparak zenginliğe giden yolda bir ülkenin karşısına çıkan faktörlerden bahsederek olayı biraz daha açıklığa kavuşturmaya çalıştım.

Bu yazıyla aynı zamanda ekonomik / politik yazılara bir ara veriyorum. Bir sonraki yazım tamamen farklı bir konuda olacak ( sonunda! )

 

 

 

Yorumlar

yorum

Comments are closed.