Komünizm Hakkında Bilinmesi Gereken Her Şey (Neredeyse)

Mutluluk Anı
May 21, 2017
Kapitalizmin Kara Yüzü
May 24, 2017

Merhaba İnternet!

 

Bundan birkaç sene öncesine kadar geçmişe baktığım zaman genelde eski çağlardaki insanların bize göre çok daha az zeki ve her açıdan daha geri düzeyde olduklarını düşünürdüm.

Bu şekilde düşünmek aslında gayet normal, çünkü kolay. Günlük hayatımız büyük binalar, vızır vızır giden arabalar, uçaklar, bilgisayarlar, Ipad’ler, internet ve meme’lerle kaplı. Bundan mesela 100 sene önce böyle şeyler yoktu.

O zaman 100 sene önce yaşamış insanlar bizden daha az zeki olmalıdır değil mi? Sonuçta taş devrindeki atalarının yaptığı çanak çömlek bugünün teknolojisi ile karşılaştırılamaz bile.

Fakat sana insanın zekâ seviyesi son 2000 yılda çok da fazla değişmedi desem ne dersin?

Ya taş devrindeki atalarımız en az bizim kadar zekiyse ve bizden tek farkları bizim sahip olduğumuz binlerce yıllık birikmiş bilgiye sahip olmamalarıysa?

 

Sadece teknolojik gelişmelere bakarak insan zekasını ve ilerlemesini ölçmek hem doğru, hem de adil olmaz.

Bugün etrafımızı, dünyayı ve evreni daha iyi biliyor ve anlıyor olabiliriz, yalnız aynı zamanda unutmamak lazım ki bu bilgilerin hepsini bizden önceki nesillerin çalışmalarından toplayıp elde ettik.

Tabi bize öğretilen şey çok daha farklı. İnsanoğlunun geçmişi çoğumuza göre kabaca şu şekildedir:

 

                   Eski:                                                                                                        Yeni:

 

Halbuki durum çok daha farklı çünkü eski ve yeni birbirinden siyah ve beyaz gibi kesin hatlarla ayrılan kavramlar değil çünkü senin ilkel çağlar dediğin dönemlerde bile insanların yaşayış biçimleri çok yönlü ve en az bugünkü kadar zengindi.

Modern insanın 200 bin yıllık macerasında tarih kavramının ilerleme olarak algılanması daha çok yeni bir şey ve nedeni de teknoloji. O yüzden mesela seninle taş devrindeki atalarının arasındaki tek fark günlük hayatta kullanılan alet edevat, zekâ seviyesi değil.

İnsanoğlu teknoloji ile birlikte sadece alet edevatta değil toplum yapısında da büyük değişiklikler yaşadı. Mesela politika, borsa, demokrasi, ırkçılık ya da özgürlük gibi kavramlar çok çok yeni ve bir o kadar da kırılganlar 1

 

İçgörüş: İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en büyük özellik beyninin büyüklüğüdür. Evrimini tamamlamış bir beyin ise hayatta kalma işlevini sağladığı anda büyümeyi bırakır. Bu da demek oluyor ki eğer binlerce yıl önce yaşamış rasgele bir insanla senin zekâ seviyeni karşılaştırırsak arada hiç bir fark bulamazsın (hatta belki binlerce yıl önce yaşamış insan senden daha zeki bile olabilir). Sen daha çok şey biliyor olabilirsin ama unutma ki bunun tek nedeni bilgi birikimi yani bilginin nesilden nesile aktarılmasından dolayıdır.

 

Dünya 4.5 milyar yıl yaşında ve biz sadece 5000 yıl önce ilk uygarlığı kurmaya başladık. Dünya en az 7 milyar yıl daha yaşanabilir halde olacak. Şu an insanlığın sonlarını ya da ortalarını değil, en başını oluşturan dönemdeyiz 2 O yüzden kusursuz bir toplum yapısına ya da kusursuz bir ekonomik yapıya daha çok uzağız.

 

Birçoğumuzu, 2000 sene önceki atalarımızdan daha ileriymişiz gibi hissettiren yeniliklerin hepsi insan tarihinin aslında sadece yüzde 1’ini kapsar. İşte bu yüzden modern insanın kaçınılmaz ya da doğal sandığı birçok girişim aslında daha çok birer denemedir.

Bu da demek oluyor ki sahip olduğun değerlerin, içinde yaşadığın toplum yapısı, politik ve ekonomik sistem, inançların, yeme içme alışkanlığın, müzik zevkin… kısacası BÜTÜN HAYATIN senden önceki insanların deneme-yanılmalar sonunda yaptıkları seçimleri doğrultusunda şekillendi.

 

İşte bu noktada kapitalist sistemin doğal bir sistem olarak algılanmasının ve bu yüzden bize sanki insanın doğasına en uygun sistemmiş gibi yutturulmaya çalışılmasının doğru olup olmadığına bakalım.

Bunu yaparken de ona karşı olarak çıkan ve Karl Marx’ın öncülüğünü yaptığı komünizmi inceleyelim.


 

Komünizm

Kelimenin kökü: Komünizm kelimesinin kökü eski Latince communis yani “paylaşılan, ortak” kelimelerine dayanır. Modern çağda ise ilk olarak Fransızca’da kullanılan commun kelimesi ile aynı anlamda karşımıza çıkar.

Tanımı: Taşıdığı kökün anlamına gayet uygun bir şekilde kısaca: özel mülkiyetin kaldırıldığı ve hazinenin herkes tarafından eşit olarak paylaşıldığı ekonomik ve kültürel bir sistem olarak tanımlanır.

 

Kapitalizmin doğallığı karşısında komünizmin tedbirli yaklaşımı:

Kapitalizm doğal olarak ortaya çıktığını ve bu yüzden insanın doğasına en uygun sistem olduğunu savunur. Komünizm ise doğal bir sistem olduğunu savunmaz. İşte bu yüzden de kontrolü insanın doğasına bırakmaz. Yani komünist bir sistem insanın kendi seçimi ve planının sonucu olmalıdır ve komünist bir devlet (yani halk) her türlü üretim yollarını kontrol eder ve özel mülkiyet ya da miras tamamen ortadan kalkar 3

 

“Peki komünizm insanın seçimi sonucu ortaya çıktığını savunuyor ama kapitalizmi de biz seçtik, aralarındaki fark nedir?”

diye soracak olursan;

 

Kapitalizm bilinçli bir seçimden çok Sanayi Devrimi’nden sonra içine düştüğümüz ortamda daha çok güç kazanma hırsının verdiği inanılmaz gazla, yani çok da fazla üzerinde düşünülmeden, yani doğal olarak oluşmuş ve gelişmiş bir sistemdir 4

 

 

 

 

Komünizmin ortaya çıkışı:

Komünizmin ilk ortaya çıkışı 1789 Fransız Devrimiyle ortaya çıkan sosyalizme dayanır.

Fransa’da devrimin ülkede yarattığı can kaybı ve felaketten sonra filizlenen sosyalizm, ilk başta ütopik sosyalizm 5 olarak ortaya çıktı.

Ütopik sosyalizm ise yerini kısa sürede hayalperestlikten şiddete bıraktı ve peşinden gelen kaba kuvvete dayalı devrim akımı (violent revolution) 6 işçi sınıfının yeni bir devrim yapması gerektiğini savunuyordu. İşte bu noktada 19. yüzyıl başlarında Karl Marx ve sakalı ortaya çıktı.

 

Karl Marx ve Sakalı diyorum çünkü Marx’ın düşüncelerini uygulayan insanlar bana göre ikiye ayrılırlar:

Sakallı Marksistler ve Sakalsız Marksistler.

Sakallı Marksistler (Fidel Castro, Che Guevara, Leon Trotsy, Vladimir Lenin) Marx’ın düşüncelerini eşitlik ve özgürlük üzerine kullanırken, Sakalsız Marksistler (Mao Zedong, Pol Pot, Kim Jong-il, Josepg Stalin) Marks’ın düşüncelerini diktatörlük ve despotluk üzerine kurdular 7

Kapitalizm yazımda da uzun uzadıya bahsettiğim gibi Stalin gibi Sakalsız Marksistler’in komünizm adına uyguladıkları bozuk devlet düzenleri komünizme vurulmuş en büyük darbe oldu çünkü kapitalist devletlerin ellerine dünyayı komünizme karşı kışkırtmak için çok büyük bir koz verdi.

 

İçgörüş: Soğuk Savaş esnasında Amerika’nın Rusya ile olan sidik yarışı aynı zamanda bir ideolojiler kavgasına dönüşerek neredeyse bütün Dünya’yı kapitalist – komünist olarak ikiye böldü. Yalnız bana öyle geliyor ki Amerika’nın kapitalistliği ya da Rusya’nın komünistliği Dünya’nın egemenliğini ele geçirmek yolunda diğer devletleri bizden – onlardan şeklinde ayrı kutuplara ayırmaktan başka bir şey değildi. Kısacası Amerika’nın tarafında olan ülkeler kapitalist, Rusya’nın tarafındakiler komünistti. Hatta bu uğurda Amerika, kendisini Rusya’ya daha yakın hisseden ülkelere karşı 8 “halkı komünist rejimden kurtarmak için” savaş açtı. Halbuki durum çok daha farklı. Her ne kadar Rambo filmlerinde Amerikalıların Vietnamlıları kurtarmaya gittikleri şeklinde konular işlense de, bu savaşların asıl amaçları Rusya’nın müttefik gücünü kırmaktan başka bir şey değildi. Yani Soğuk Savaş esnasında ortaya çıkan Dünya egemenliği hırsı kapitalizm ve komünizm kavramlarını daha fazla müttefik ve güç elde etmek amacıyla birer etiket olarak kullandı.

 

Marx kimdir ve neye inanır?

“Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Amaçlarına ancak bugüne kadarki tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıkça bildirirler. Varsın yöneten sınıflar bir Komünist devrim korkusuyla tir tir titresinler. İşçilerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Kazanacakları ise dünyalar kadar. Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” – Karl Marx 1848

 

Marx her şeyden önce bir düşünür (filozof) ve tarihçiydi. Diğer düşünürlerden ve tarihçilerden farkı ise bir devrim savunucusu olmasıydı.

Aynı zamanda Manifest Der Kommunistichen Partai (Komünist Beyanname)’nin yazarı olduğu için komünizmin babası olarak kabul edilir.

 

Marx’a göre iş: Marx ilk olarak kapitalist düzenin getirmiş olduğu yavan, sıkıcı ve anlamsız işlerde çalışmaya karşıydı. O’na göre çalışılan bir iş, işçiye mutluluk ve heyecan getirmeli ve çevresine fayda sağlamalıydı. Fakat yeni kurulan fabrikalarda çalışan işçiler insanlığa ya da dünyaya hiçbir fayda sağlamadan, monoton işlerde çalışıyorlar ve üstüne üstlük çalışma koşulları gitgide kötüleşiyor ve maaşlar da git gide azalıyordu. Marx’a göre modern çalışma koşulları bizi kendimize ve dünyaya yabancılaştırıyordu 9

 


 

İçgörüş: İşte bu yüzden modern hayatta hafta içi beğenmediği işlerde çalışan, anlayışsız bir patronla ve kaprisli müşterilerle uğraşan orta sınıf, hafta sonuna geldiğinde “eğlenme” uğruna ilk defa gün yüzü görmüş danalar gibi sağa sola saldırıp ne yapacağını bilemiyor ve eğlencenin bokunu çıkarıyor.

 

Marx’a göre güvence: İnsan psikolojisini çok iyi anlayan Marx aynı zamanda kapitalizmin getirmiş olduğu güvencesiz iş imkanlarının insanları depresyona sokacağını düşünüyordu. Hiçbirimiz sıramız gelince yeni çıkan bir teknoloji yüzünden işten atılma korkusuyla çalışmak istemeyiz. Fakat günümüzde, gelişmiş ülkelerdeki işçilerin sahip olduğu en büyük korkulardan bir tanesi yeni çıkan teknolojinin insan gücüyle yer değiştirmesidir. Marx insanoğlunun içsel yapısının kapitalizmi kaldıramayacak kadar kırılgan olduğunun farkındaydı çünkü insanın ne kadar duygusal bir hayvan olduğunun bilincindeydi.

 

Marx’a göre ekonomik kriz: Kapitalist bir sistemde ekonomik krizler gayet normaldir. Her ne kadar kriz esnasında medya olayı büyütüp halka bir kriz ihtimalinin ne kadar düşük ve beklenmedik olduğunu yansıtmaya çalışsa da kapitalist sistemlerde ekonomik krizler olmak zorundadır.

Neden? Çünkü en basitinden, seri üretim mutlaka bir zaman açık verecek, gereğinden çok fazla üretilen mallar şirketlerin elinde kalacak ve böylece bolluk, krizi doğuracaktır 10


 

Marx’a göre insan ilişkileri: kapitalist sistemi benimsemiş toplumlarda kâr yapma fikri hayatı o kadar çok etkiler ki ilişkiler içtenlikle oluşan dürüst ilişkiler olmaktan çıkar ve -evlilik dahil- her türlü insan ilişkileri daha çok ekonomik çıkarlara dayanır. Mesela benim bazı arkadaşlarım ve onların arkadaşları iş kurma, anlaşma koparma, bir şeyler ithal etme, bir şekilde parayı bulma konularını aralıksız konuşabilirler ve konuşuyorlar da. Eminim senin etrafında da hayatını para yapmak üzerine kuran birçok insan vardır (Hatta belki de sen de o insanlardan bir tanesisin).
Uzun yıllar anlam veremediğim bu olgunun açıklamasını Marx, 1848 yılında yazdığı manifestoda çok güzel yapmış. Marx’a göre çoğu insanın hayata para kazamaya yönelik yaklaştığı kapitalist toplumlarda ekonomik özgürlükler sınırlı olduğu için, halk sürekli paraya endeksli bir hayat yaşayacak, buna bağlı olarak da insan ilişkileri ne kadar dürüst başlarsa başlasın git gide sağlıksızlaşacak ve bozulacaktır. Halbuki herkesin geliri sabit olursa kişiler arasında yersiz ekonomik yarış olmaz ve insanlar para kazanma hırslarından kurtulup daha anlamlı ve değerli ilişkiler kurabilirler.


Marx’a göre boş zaman: Marx, aynı zamanda gelişmiş batı toplumlarındaki orta sınıf halkın, zamanının çoğunu çalışarak değil gün içerisinde istediğini yaparak geçirmesi gerektiğini savunurdu. Kapitalist sistemin getirdiği çoğu ideolojiyi de bu sebeple eleştirirdi. Mesela bugün çoğu kapitalist ülkede:

  • Bir işi olmayan bir gence/insana değersiz gözüyle bakılır
  • Yılda birkaç haftandan fazla yapılan tatil tembellik olarak değerlendirilir
  • Toplumun genelinde ne kadar çok şeye sahipsen o kadar çok mutlu olacağın düşüncesi yaygındır

 

 


 

Marx’ın önerdiği komünist toplumda ise insan hayatı çalışma üzerine değil boş vakitlerini değerlendirme üzerine kurulu olacaktı. Böyle bir toplumda bugün bir şey, yarın tamamen farklı bir şey yapmak gayet normaldi. Fakat bunu yaparken aynı zamanda çalışmak, üretmek ve ilerlemek gerekiyordu.

Marx için asıl sorun işçilerin az para kazanmaları değil, sıkıcı ve karakterlerini geliştirmeyen işlerde çalışmalarıydı. Kapitalizmin getirdiği gerçek sorun buradaydı. Marx çalışmaya karşı değildi, çoğu zaman günde 12 saatten fazla çalışırdı. O’na göre kapitalizm çalışma kavramını zevk alınan bir şey olmaktan çıkarır, onun yerine fazla mal üretiminin işçinin asıl yetenek ve özlemlerinin önüne geçmesini sağlar. Marx çalışmanın zevk alınan bir şey olmasını istiyordu


 

Fakat Marx’ın korktuğu başına geldi ve 20. ve 21. yüzyıllarda sanayi kapitalizmi komünizme karşı çoğu ülkede üstünlük sağladı.

İşçiler git gide ağırlaşan koşullarda çalışmalarına ve sanayi şehirlerinin en fakir mahallelerinde yıkık dökük evlerde yaşamak zorunda kalmalarına rağmen komünizmi reddettiler ve serbest pazar anlayışı bütün dünyaya hızla yayıldı.

Zamanla çalışma koşullarını ve maaşları düzenleyecek sendikalar 11 kuruldu fakat düzenli bir şekilde işlemeye başlayana kadar yüzbinlerce yetişkin ve çocuk işçi perişan oldu -hâlâ da olmaya devam ediyor.

Teknoloji geliştikçe de sanayi yatırımları arttı ve bütün dünyada milletlerin toplum yapıları hızla değişmeye başladı.

İşin çelişkili tarafı ise bu değişim beklendiği gibi çıkmadı.

Yeni dünya düzeni genel refah seviyesini arttırıp insanlara daha mutlu bir hayat sözü verirken, tam tersine sermaye sahibinin git gide zenginleşmesine, bu da toplumdaki sınıf farkının açılmasına ve özellikle sömürge ülkelerinde fakirliğin giderek artmasına sebep oldu.

 

İçgörüş: Modern Dünya’nın gelişmiş ülkelerinde yoksulluk televizyonda seyrettiğimiz “Afrikalı çocuk ve suratına konan sinek” ten biraz daha farklı. Modern Dünya’da yoksulluk daha çok normal bir insanın, normal kıyafetlerde, normal bir evde, faturaları mutfak masasında birikmiş ağlarkenki haline benziyor.

 

Kapitalizmden önce derebeylik (feodalite) ya da monarşi (tekerklilik) ile yönetilen toplumlarda gücün belli bir grubun üyelerine tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. O yüzden fakir doğduysan fakir, zengin doğduysan zengindin. Marx’ın ve diğer komünistlerin karşı çıktıkları şey tanrıyla gelen gücün paraya dönüşüp haksızlıkların aynen devam etmesiydi.

Bugün mesela fakirliğe hem tanrı vergisi bir şey, hem de hak edilmiş bir durum olarak bakılıyor.

Daha doğrusu, zenginler fakir halkın fakirliği hak ettiğini düşünürken, özellikle din etkisinin yoğun olduğu ülkelerdeki dindar, fakir halk ise kendi fakirliklerini ve başkalarının zenginliklerini hala tanrıya yormaya devam ediyorlar.

Sonuç: 

İnsanlık olarak, 200 bin yıllık tarihimizde birçok değişimle karşılaştık ama Sanayi Devrimi sonrası gelen yenilikler tarihimizin en büyük toplumsal ve kültürel değişimine tanık olmamıza neden oldu.

Özellikle 1700’lerden 1900’lerin ortalarına kadar geçen sürede oluşan olaylar daha çok genç ve ilkel beynimizin kaldıramayacağı derecede ağır gelişti. Sonuçta da kafadaki bir kaç kayış yandı doğal olarak.

Bu zaman zarfındaki en önemli olaylara bakacak olursak:

  • 1700’lerde Sanayi Devrimi
  • 1789: Fransız Devrimi ve aydınlanma/milliyetçilik hareketleri
  • 1800’ler: Silah teknolojisindeki hızlı gelişme, güçlü devletlerin enerji arayışlarının artması ve sömürge ülkelerin yavaş yavaş bağımsızlık arayışlarına başlamaları
  • 1914: Birinci Dünya Savaşı
  • 1939: İkinci Dünya Savaşı
  • 1947: Soğuk Savaş ve yeni Dünya düzeninin kapitalizm öncülüğünde oluşmaya başlaması

 

Sanayi Devrimi ile sadece askeri güç değil aynı zamanda bilim de hızla gelişti. Bu dönemdeki sayısız bilimsel gelişmelerden öne çıkanlar:

  • 1781: William Herschel’in Uranüs’ün keşfi ve böylece güneş sistemimizin sınırlarının artması
  • 1789: Modern kimyanın başlangıcı
  • 1831: Elektromanyetik izolasyonun icadı
  • 1859: Darwin’in doğal seçilim yoluyla evrim teorisi ve hayatın başlangıcının açıklaması
  • 1905-1915: Einstein’ın özel görelilik ve genel görelilik kanunları
  • 1927: Hristiyan bir papaz olan Lemaitre’nin Büyük Patlama teorisi
  • 1996: İlk klonlanan hayvan

 

Gördüğün gibi özellikle ikinci dünya savaşından sonraki nesiller kendilerini inanılmaz bir teknolojik ve bilimsel bir gelişimin içinde buldular.

Savaşmaktan yorgun ve perişan düşen ülkelerin liderleri ise artık yavaş yavaş yeni dünya düzenini aralarında yaptıkları anlaşmalarla oluşturmaya başlıyorlardı. Çoğu da yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı ülkelerinin gelecekleri için ekonomik sistem olarak kapitalizmi seçmişti ve halk da buna ayak uydurmak zorunda kaldı.

Yalnız sorun şuradaydı:

 

Böyle bir değişime ne biyolojik ne de duygusal olarak hazır değildik.

 

İnsanoğlu doğadaki en enteresan hayvan. Yalnız her ne kadar doğadaki diğer hayvanlarla sayısız ortak yönümüz olsa da onlardan bizi ayıran en büyük özellik içinde bulunduğumuz ortamı ve sahip olduğumuz kaynakları elimizden geldiği kadar zorlayarak hayatta kalmaktan çok daha öteye gidecek şeyler becerebilmemizdir 12

Bu özellik başka hiçbir hayvanda bulunmaz.

Bir dağ kaplanı avlanır, ürer ve uyur. Durup dururken sırf zevk olsun diye kendisini tehlikeye atmaz. Kendisi ve yavruları hayatta kalabildiği sürece hiçbir sorun yoktur. Daha fazlasını istemez ve daha fazlasına sahip olmak için çabalamaz. İnsan hayvanı ise gelişmiş beyni sayesinde her koşulda sınırlarını zorlar ve bu yüzden de milyonlarca canlı türü içinde en sıra dışı olanıdır.

Yalnız gelişmiş beynin ve sıra dışı olmanın bedelleri var. Dağ kaplanı yaşadığı ortamı değiştirmeye çabalamaz ve bu yüzden de yeteri kadar yemek kaynağı varsa ve can tehlikesi yoksa sorun da yoktur.

İnsanoğlu ise tarım devrimiyle başlayan ve Sanayi Devrimi ile devam eden son 5-10 bin yıllık sürede etrafını, yaşayış tarzını ve ilişkilerini o kadar değiştirdi ki duygusal olarak resmen sudan çıkmış balığa döndü.

Bunun da bedelini modern hayatın getirdiği,

  • Stresle
  • Depresyonla
  • Önce din, peşinden de kapitalizm ile gelen sınıf ve gelir farkının hızla açılmasıyla
  • Haksızlıkların ve eşitsizliklerin dünya çapında artmasıyla
  • Para ve güç tutkusunun takıntıya dönüşmesiyle
  • Birbirimize karşı bozulan ilişkilerimizle ödüyoruz.

Ve aynen Marx’ın tahmin ettiği gibi kapitalist ülkeler bir yandan zenginleşirken, diğer yandan da bu ülkelerin halkları güvencesiz, mutsuz, maddeci, çıkarcı ve bencil hayatlar yaşamaya devam ediyorlar.

 

Bence artık gözümüzün önündeki perdeyi aralayıp kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:

İnsanlık olarak temelde iyi niyetliyiz de teknolojik gelişmeler ve modern hayatın ağır kuralları yüzünden mi yoldan çıktık, yoksa temelde kusurluyuz ve bu yüzden de bir çeşit otorite figürüne mi ihtiyacımız var?

Veya bu iki düşüncenin birleştiği ortak bir nokta var mı?

 

Bu yazıyı PDF formatında indirebilirsin:

Bir sonraki yazı:

Kapitalizmin Kara Yüzü

Benzer Yazılar:

Küba – Komünizmin hâlâ direnebildiği eşitlik ve özgürlük adası
Kapitalizm Hakkında Bilinmesi Gereken Her Şey (Neredeyse)

 

Yorumlar

yorum

Comments are closed.