Kapitalizmin Kara Yüzü

Komünizm Hakkında Bilinmesi Gereken Her Şey (Neredeyse)
May 22, 2017
Batı da ne ki?
May 26, 2017

Merhaba İnternet!

 

Komünizm ve kapitalizm yazılarımın sonunda;

1- Büyük tarihe baktığın zaman insanoğlunun ne kadar genç, tecrübesiz ve kırılgan olduğunu,

2- Bunun sonucu olarak da verdiği kararların ne kadar amatörce olabileceğini,

3- Fakat en büyük silahı, gelişmiş beyni sayesinde kendisine ve etrafına yararlı olabilecek büyük bir potansiyele sahip olduğunu vurgulamaya çalıştım.

Aynı zamanda insanoğlunun Sanayi Devrimi’nden sonra komünizmin kucağına nasıl ister istemez düştüğüne değindim.

 

Komünizm bizi kucağa aldıktan sonra şimdiye kadar karşılaşmadığımız derecede ciddi değişimler getirdi hayatımıza. O yüzden bu yazı günlük hayatta sürekli karşılaştığın, uzaktan bakınca doğal gibi görünen ama perdenin arkasına baktığın zaman ne kadar saçma olduklarını düşündüğüm 3 ayrı kavramı inceleyecek:

  • Ayrımcılık
  • Hayalperestlik
  • Reklamlar

 

Ama öncelikle modern insanın 200 bin yıllık yolculuğunda hayatını kolaylaştırmak için yaptığı icatlara bir göz atmanı istiyorum:

 

Bu noktadan sonra icatların ardı arkası kesilmedi:

  • Fizikte yerçekimi kanunun (1687), matematikte ikili sayı sisteminin (1697) bulunması günümüzdeki dijital teknolojiye uzanan kapıları açtı.
  • 1796’da dünya aşı ile tanıştı ve sadece geçtiğimiz 20 yılda, 21 milyon insanın hayatını kurtardı.
  • İnsan hayatını önemli boyutta uzatan diğer faktörler: su arıtma merkezlerinin kurulması (1804), kanalizasyon sistemlerinin yenilenmesi (1870) ve buzdolabının icadı (1876).
  • Fotoğraf makinesi bize geçmişte yaşadıklarımızı saklayabilmemizi sağlarken, iletişim alanındaki icatlar sayesinde dünya biraz daha küçülmeye başladı:
    • 1837: kablosuz telgraf
    • 1876: telefon
    • 1888: radyo dalgaları
    • 1906: radyo ve televizyon
  • Wright kardeşler ilk uçuşlarını 1903 yılında gerçekleştirdiler.
  • Cebindeki telefonun çalışmasındaki temel etken olan transistör 1947 yılında icat edildi
  • 19. ve 20. yüzyıllar aynı zamanda sayısız bilimsel buluşlara tanık oldu. Daha fazla bilgi için tıkla.
  • İnternet 1960’larda halka açık hale gelirken, ilk kişisel bilgisayar 1970’te ortaya çıktı.
  • 1969’da insanoğlu aya çıktı

 

Seni bilmiyorum ama ben yukarıdaki zaman çizelgesine bakınca kapasitesini sürekli zorlayan ve sınırların dışına çıkmaya çalışan bir canlı türü görüyorum.

Yalnız dikkat ettiysen özellikle 1700’lerden sonra icatların sayısı ve hızı birden katlanarak artmaya başlıyor.

İnsanlığın her dönemi getirdiği yenilikler ve sağladığı değişim açısından çok önemli tabi ki. Fakat özellikle 18. ve 19. yüzyıllar insanoğlunun tarihinde sonsuza kadar özel bir yere sahip olacak. Çünkü bu dönemdeki buluşlar sadece miktar olarak tavan yapmadı, aynı zamanda etkileri kendilerinden önceki buluşlarla karşılaştırılamayacak düzeyde derin oldu.

Neden acaba?

 

Cevabı çok basit: Sanayi Devrimi. Yani Sanayi Devrimi ile gelen teknoloji 1

18. ve 19. yüzyıllarda, Sanayi Devrimi ile birlikte önce Avrupa, peşinden de bütün Dünya şimdiye kadar karşılaşmadığı bir ölçüde ekonomik, politik ve sosyal değişime uğrar:

Ekonomik olarak: Üretim fabrikaları Avrupa’nın dört bir yanına yayılır ve demir yolları sayesinde uluslararası ticaret patlama yaşar.

Politik olarak: Bu dönemde yaşayan insanlar kralların, padişahların ve diktatörlerin düşüşüne, yani tek bir kişiye 2 ait yönetim şeklinden herkesin demokratik hak ve özgürlüklere sahip olduğu ulus devlete geçişe şahit olurlar.

Sosyal olarak: Bu durum Avrupa’da özellikle sanayileşmenin yoğun olduğu büyük şehirlerde nüfusun patlamasına yol açar, tarihteki en hızlı nüfus artışı yaşanır ve bu dönemde doğan nesile babyboomers, yani patlayan bebekler 3 derler.

Üstüne üstlük sanayinin yanında bilim ve teknik de hızla gelişir ve Dünya’daki hemen hemen bütün milletlerin toplum yapıları çok kısa sürede çok büyük değişimlere uğrar.

Bunların hepsi:

1- İçinde bulunduğumuz gezegenin enerji yataklarıyla kaplı olması,

2- Var olan bu enerjiyi en etkili bir şekilde toplayıp kullanmak için kapasitemizi son noktaya kadar zorlamamızın ve sınırları olabildiğince itelemenin sonucudur.

 

Kapitalizmin kara yüzü:

Aslına bakarsan 18. ve 19. yüyıllardaki bu kapasiteyi zorlamanın ve sınırları itelemenin peşinden bazı beklenmedik toplumsal sonuçların doğması gayet normal.

Fakat sorun şu ki, bu toplumsal sonuçlardan hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğu konusunda kendi aramızda bir türlü anlaşamıyoruz.

Mesela savaşlar, hava kirliliği, açlık ve sefalet gibi şeylerin zararlı ve kaka şeyler oldukları konusunda hepimiz hem fikiriz.

Fakat kapitalizm, emperyalizm, sömürge devlet, özelleştirme gibi kavramların yararlılığı ya da zararlılığı kişiden kişiye göre değişiyor.

 

Bana göre kapitalizm ufak bir çocuğu içi dolu bir kibrit kutusuyla yalnız başına bırakmaya benzer.

 

Tamam serbest pazar anlayışı bize kendi kendimizin patronu olabilme şansını veriyor, ama bir yandan da kapitalist sistem, devletin büyük şirketlere (yani paraya) karşı yasama gücünü sınırladığı için zenginin git gide zenginleşmesine ve toplumda sınıf farkının artmasına, sonuç olarak da eşitsizliğe uygun ortam sağlıyor.

 

Soru: 10 yaşında çocuğa oynasın diye içi dolu kibrit kutusu verirsen ve başında beklemezsen ne olur?

 

Cevap: En iyi ihtimalle birkaç kibrit yakar söndürür ve belki halının ucunu birazcık yakar. Ama büyük ihtimalle elindeki bu alev çıkartan heyecan verici şeyi dikkatsizce kullanır, kibritleri 3erli 5erli gruplar halinde hunharca yakar, o halıda kocaman bir yanık lekesi oluşur ve en kötü ihtimalle de komple evi yakar.

 

Yani demek istediğim, hayat tecrübesi çok az olan bir çocuğa göz kamaştıran ama bir o kadar da tehlikeli bir madde verirsen 4, onunla oynamaya devam eder ve başında bir gözetleyeni olmazsa hem kendisine hem de etrafına büyük zararlar verebilir.

İpucu: 10 yaşındaki çocuk insanoğlu, kibrit kutusu kapitalizm (para) ve başımızda beklemesi gereken kişi de devlet oluyor. 

 

Kapitalizme işte bu yüzden, kulağa çok çekici gelen fakat oynadıkça daha da tehlikeli hale gelen ve kontrol altına almazsak bir felakete dönüşme ihtimali çok yüksek olan bir sistem olarak yaklaşmak gerekir.

 

Yani bu da demek oluyor ki, insanoğlunu para ile yalnız başına bırakırsan hem kendisine, hem birbiriyle olan ilişkilerine, hem de içinde yaşadığı yer küreye önemli ölçüde zararlar verme ihtimali çok yüksek…
Ve veriyor da.

 

Kısaca Para ve güç hırsı:

1- Aynı canlı türünden olmamıza rağmen birbirimize karşı cephe almamıza,

2- Bizden sonra gelecek nesilleri düşünmeden kararlar almamıza,

3- Ve belki de en korkuncu evrendeki tek bilinen akıllı canlı türünün, insanoğlunun yokolmasına kadar giden kötü sonuçlar doğurabilir.

 

 

 

Gel gör ki şu an Nordic Model 5 tarzı kapitalist sistemi benimsemiş İskandinav ülkeleri bile kapitalizmle ilk tanıştıkları sıralarda ekonomik zorluklar ve toplumsal eşitsizlikler yaşadılar. Gerçi bu durumu eğitime yapılan yatırımlarla kendi lehlerine çevirmeleri uzun sürmedi ama ilk başlarda yeni bir ekonomik sistemi benimseyen her millet gibi bir afallama dönemi geçirdiler.

Sonuçta İskandinav ülkeleri de tarihlerinde uzun ve yorucu savaşlar geçirdiler ve onların da derebeylikten demokrasiye geçiş süreçleri Sanayi Devrimi’nden sonra oldu. Bu geçiş dönemi her devrim yaşayan ülke gibi onlarda da sancılı geçti. Fakat özellikle İkinci Dünya Savaşı’na aktif olarak katılmamaları ve peşinden gelen yıllarda uyguladıkları başarılı kalkınma planları bu ülkelerin diğer kapitalist ülkelere göre sosyal ve ekonomik olarak daha hızlı toparlanmlarını sağladı. Şu an İskandinav ülkelerinin vatandaşları Dünya’daki en mutlu modern milletler arasındalar.

 

Soru: Birinci Dünya Ülkeleri, yani Amerika’nın öncülüğündeki Dünya’nın teknolojik olarak en gelişmiş seviyedeki ülkeleri kapitalist sistemle yönetiliyor ve bu ülkelerde zengin olma hırsı ve bireycilik herkes için ortak noktaymış gibi görünüyor. Peki neden bazı milletler paraya ve bireysel güce dayalı hayat tarzına ayak uydurmada sıkıntı çekmezken, bazıları kapitalizmle hemen hemen aynı zamanda tanışmalarına rağmen böyle bir sisteme alışmakda zorluk çekiyorlar? Bu toplumsal ikilemenin sebebi ne?

Cevap: Kültürel farklılık

Batı kültürü ve batının dini değerleri 6 kapitalist sisteme gayet uygunken, Doğu milletlerinin toplumsal yapılarını oluşturan sıkı anne-baba-kardeş-akraba ilişkileri, birliktelik, misafirperverlik ve paylaşma gibi Batı’nın tamamen tersi olan toplumsal değerleri kapitalist hayat tarzıyla çakışıyor.

 

İçgörüş: Atatürk’ün büyüklüğü tekrar karşımıza çıkıyor. Atatürk o kadar ileri görüşlü bir liderdi ki; 
        1- İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra milletlerin içine düştüğü küresel değişimin yönünün bilim ve teknoloji olduğunun çok iyi farkındaydı.
       2- Aynı zamanda modern bilimin ve teknolojinin Batı’da hızla geliştiğini biliyordu.
       3- Bunların yanında kendi milletinin duygusal ve ahlâki alt yapısının da çok iyi bilincindeydi. 
İşte bu üç görüşü harmanlayıp Türk halkına bir yandan Türklüğü ve vatan sevgisini aşılamaya çalışırken, bir yandan da ülkesini Batı’nın ulaştığı bilimsel ve teknolojik seviyeye getirmek adına bir dizi devrimler yaptı. Atatürk, 1922 – 1935 yılları arasında, sadece 13 yılda: 5 adet toplumsal, 7 adet siyasi, 5 adet hukuki, 11 adet ekonomik ve 10 adet eğitim alanında, ülkesinde toplam 38 adet devrim gerçekleştirdi.

 

Avrupa’ya ve Amerika’ya seyahat etmiş ya da oralarda yaşamış arkadaşlar bilirler. Oralardaki insanların aile içi dinamikleri bizim alıştığımız tarzdan çok farklıdır. Mesela batılı aileler, çocukları 18 yaşına geldikten sonra yaşayacak yer dahil olmak üzere her türlü maddi yardımı keserler. Ve bu da bireyin hayata erken atılması açısından genelde övülür. Buna karşılık doğulu ailelerin çoğunda görülen ve genel bir yaş sınırı olmadan çocuğa uzun yıllar boyunca maddi destek veren anlayış genelde yanlış olarak algılanır. Çünkü yetişkin bir insana maddi destekte bulunmak ona destekten çok köstek olacağı zannedilir.

Bana soracak olursan aileden gelen maddi desteğin hayatta başarılı olmak açısından bireye kazandırdığı pek bir şey olamaz. Onun yerine diyebiliriz ki:

Batılı kafa yapısına sahip bir aile tarafından yetiştirilen bir çocuk yetişkinliğe varınca hayata karşı daha bireysel, Doğulu kafa yapısına sahip bir aile tarafından yetiştirilen bir çocuk ise yetişkinliğe varınca hayata karşı daha sosyal eğilimli olur. 7

 

Soru: Peki neden her kapitalist ülke İskandinav ülkeler gibi hem serbest pazar anlayışının getirdiği avantajları hem de çalışanların da haklarının korunduğu, ortak gelişme ve büyümeyi destekleyen bir sosyalist sistemi kendi ülkelerinde uygulamıyorlar?

Cevap: Zaman.

Tekrarlamakta fayda var, her milletin kusursuz bir ekonomik ve toplumsal modele ulaşmasında geçen süre değişir. Fakat ne olursa olsun zamanla 8 küresel olarak mutluluğa ve refaha ulaşacağımız bir kesin.

 

Peki kapitalist sistemi benimsemiş toplumları yozlaştıran faktörler neler?

Yazımın başında da dediğim gibi, sanayileşme sonucu ortaya çıkan toplumsal değişimin getirdiği bazı sonuçlar kimisine göre yararlı, kimisine göre zararlı olarak algılanır. Bana göre bir toplumun gelişimi ve mutluluğu için zararlı 3 temel etken var:

 

1- Ayrımcılık:

 

Ayrımcı, ayrım yapan, bütünlüğe karşı olan demektir.

Yani ayrımcılık: bir grubu –ya da grubun üyelerini– başka bir grubun üyelerine kıyasla kayırmaya denir.

Tarih boyunca genelde ayrımcılığı yapanlar güçlüler, ayrımcılığa uğrayanlar da güçsüzler olmuştur.

“Güç” denen şeyi de tarihin neresine bakarsan bak, genelde ekonomik zenginlik belirler.

Peki ekonomik zenginliği kim ya da ney belirler?

 

Eski çağlarda krallar, soylular ve din adamları zengin sınıfını oluştururdu. Zenginliğin belirleyicisi ise tanrıydı. O yüzden hayat çok fazla karmaşık değildi. Zengin doğduysan zengin, fakir doğduysan fakirdin.

Asıl problem zenginliğin kullanılma şekliydi. Çünkü zengin sınıfı, zenginlikleri sayesinde gelen gücü, çoğu zaman kendi milletinden ya da dininden olmayan insanlara karşı ayrımcılık yaparak kullandılar.

Tarih boyunca ayrımcılık özetle:

1- İlk uygarlıkların başladığı dönemlerde fiziksel kölelik,

2- Dünya Savaşları esnasında katliam,

3- Modern Dünya’da ise adam kayırmacılık olarak karşımıza çıktı.

 

Yukarıdaki 3 maddeden bir tanesi diğerlerinden farklı. Evet bildin: Modern Dünya’daki ayrımcılık

Modern Dünya’daki ayrımcılık anlayışı diğer dönemlerden ayrılır çünkü fiziksel köleliğin ya da katliamın yanlış olduğu konusunda herkes hem fikirken, adam kayırıcılığın savunanları ona karşı olanlar kadar fazla malesef.

Neden?

Çünkü modern Dünya’da sadece zengin sınıfı değil herkes ayrımcılık yapar oldu.

Suçlusu ise özel mülkiyet anlayışı ve serbest pazar ekonomisi, yani kapitalizmdir.

Nasıl mı?

Belki modern dünyada etrafımız alış-veriş merkezleriyle, Ipad’lerle ya da Starbucks’larla çevrili olabilir ama beynimiz hâlâ ilkel ve çoğumuz hâlâ içgüdülerimiz ve dürtülerimiz doğrultusunda günlük hayatımızı sürdürüyoruz.

Bu durum da bazen yanlış şeyler düşünüp yanlış hareket etmemize neden oluyor.

O yüzden toplumda üstümüze düşen görevi doğru yerine getirebilmemiz ve belirli bir çizgide kalabilmemiz için bazı kurallara ihtiyacımız var.

Her toplumda bu kurallar yazılı ya da yazısız olarak ikiye ayrılır ve ikisi de toplumun düzgün işleyebilmesi için çok önemlidir. Yazılı kurallara örnek resmi kanunlar, yazısız kurallara örnek ise ahlâk kuralları verilebilir.

Aklı başında herkes yasalara ve ahlâk kurallarına uyar.

Ahlâklı bir insan, ahlâklı bir kuruluş ya da ahlâklı bir devlet ilk olarak insanlar arası ayrımcılık yapmaz.

 

Kapitalist sistem ise malesef insanları keyfe bağlı olarak, siyah-beyaz, kadın-erkek, Müslüman-Hristiyan, onlardan-bizden vs. şeklinde sayısız gruplara sokmayı kolaylaştırır, yani ahlâklı bir bireyin kaçınması gereken ilk kurallardan olan biri olan ayrımcılık anlayışının önünü açar.

 

Şöyle düşün: Kapitalist bir toplumda özel mülkiyet sahibi bir kişinin, mesela bir restoran sahibinin birini işe alırken ayrımcılık yapmasını engelleyecek şeyler önce kendi empati duygusu, sonra da toplumsal ahlâk kurallarıdır. Devletin ayrımcılık gibi soyut toplumsal kavramlar üzerine özel şirketlere sağladığı belli yasaları yoktur çünkü serbest pazar anlayışı şirket sahibinin özgürce kararlar almasını gerektirir. Üstüne üstlük bir kişinin ya da kuruluşun gelir düzeyi ne kadar artarsa o kadar çok güçlenir, götü iyice kalkar ve bırak ahlâk kurallarına uymayı, yasaları bile çiğnemeye başlar.

 

Peki olaya biraz daha farklı açıdan yaklaşalım.

Soru: Acaba toplumda ayrımcılık yapmanın gerekli olduğu durumlar var mıdır?

Cevap: Evet.

Mesela düşünürsen renk körü insanlara ehliyet vermemek de ayrımcılık içine girer. Ama bu mantıklı ve haklı bir ayrımcılıktır. Böyle bir ayrımcılık kimseyi üzmez ya da canını acıtmaz. Tam tersine toplumun can güvenliği için gereklidir.

Fakat, gel gör ki bazı durumlar bu kadar açık ve net değil.

 

Yukarıdaki restoran sahibi örneğine geri dönelim:

Diyelim ki bir restoranın var ve garson alımı yaparken başvuranlar arasında dövmeli insanlara karşı ayrımcılık yapıyorsun. Fakat bu ayrımcılığı kendin dövmeye karşı olduğu için değil de, restoranına gelen müşterilerin dövmeli bir garson tarafından servis yapılmaları hoşlarına gitmeyeceğini bildiğin için yapıyorsun. Sonuçta restoran sahibi olarak müşteri kaybetmek istemezsin. Ay sonunda ödeyeceğin kirayı ve faturalarını düşünürsün. Dövmeli bir garsonu işe almak aylık gelirini riske sokabilir. Sonuç: Dövmeli insanları işe almazsın.

Gayet mantıklı değil mi?

DEĞİL!

Bu çeşit ayrımcılık renk körlüğü örneğindeki gibi “haklı bir ayrımcılık” değil. Tam tersine aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, aynı kültür geçmişine sahip bir vatandaşa haksız yere ayrımcılık yapmaktır.

Bu tarz bir ayrımcılık yapan restoran sahibi öncelikle kendisine aşağıdaki soruları sorması gerkiyor:

1- Gerçekten müşterileri mi düşünüyorum, yoksa ayrımcı duygularım var ve müşterileri bahane olarak mı kullanıyorum

2- Eğer ahlâklı bir insan olduğumu düşünüyorsam ve gerçekten müşterilerin görüşleri için bu kararı alıyorsam, her müşterinin dövmeli insanlar hakkında ne düşündüğünü bilebilir miyim? Yanılma ihtimalim var mı?

3- Son olarak da dövmeli bir garson işe almamın gelirimi azaltmak yerine tam tersine artırma şansı var mı? Sonuçta dövme, gençler arasında popüler bir olay. Onun sayesinde daha genç ve yeni bir müşteri kitlesi çekebilir miyim?

 

Gördüğün gibi durum renk körüne ehliyet vermemekten daha karmaşık.

 

Ve işte bu noktada kapitalizm olayı daha da karmaşık hale sokuyor. Çünkü kapitalist devletlerdeki serbest pazar anlayışı, güce ve paraya sahip sınıfın serbestçe ayrımcılık yapabilmesinin yolunun önünü açıyor.

Sonuç olarak da diyelim ki bir restoranda garsonluğa başvuran bir insan dövmeleri, cinsiyeti, dini görüşü, ten rengi, hayat tarzı, politik düşüncesi ve hatta (belki de en çok) işe alan kişiyi tanıyıp tanımama durumu bile göz önüne alınarak başvurusu değerlendiriliyor ve ona göre işe alınıyor ya da alınmıyor.

İşte bu yüzden sadece işe alım-çıkarmada değil, kapitalist bir ülkede kiralık ev ararken, adil bir maaş beklerken, hatta sokakta yürürken, yani bir toplumun insan ilişkilerini oluşturan hemen hemen her alanında ayrıcımlıkla karşılaşmak mümkün.

 

Peki ne yapmak gerekiyor?

Restorana geri dönelim.

Eğer bir restoran sahibi, hakkında hiçbir şey bilmediği bir insanı, sadece dış görünüşüne bakarak dışlıyorsa öncelikle ahlâkın ilk kuralını çiğnemiş olur. Bu da onu her şeyden önce ahlâksız yapar.

Eğer restoran sahibi değil de ayrımcılığı yapan müşteriler ise, restoran sahibi dış görünüşü nasıl olursa olsun garsonluğa kalifiye bir elemanı, dövmeli ya da piercingli hiç farketmez işe alması gerekir.

Hatta duyarlı bir restoran sahibi ayrımcı müşterilerine açıkça:

“Bu benim yeni işe aldığım eleman. Ya dış görünüşe önem vermeyi ve ayrımcılığı bırakın ya da kendinize başka bir restoran bulun. Hem elemanı tanısanız siz de seveceksiniz, çok iyi niyetli ve çalışkan bir çocuk.”

… tarzı birşey demesi gerekir.

 

 

2- Hayalperestlik:

 

Diyelim ki kapitalist bir ülkede yaşıyorsun ve ufak bir fırın işletiyorsun (neden bilmiyorum, belki fırıncı olmak çocukluktan beri hayalindi, belki ekmek yapmaya yeteneğin var ya da tamamen kendi seçiminin dışında bir kararla, istemeyerek fırıncı oldun).

Birisi bir gün ekmek yapma makinesi icat ediyor ve bu makine taş fırının bir günde ürettiği ekmeğin 10 kat fazlasını üretebiliyor.

Zaten elemana ihtiyacın var fakat gelirin yeni birini işe almaya yetmiyor ve duyduğun kadarıyla bu makine 5 kişinin yaptığı işi yapabiliyor. Doğal olarak çalışan işçileri de işten çıkarır, yerlerine bu makineyi geçirmek istersin. Çünkü birincisi çalışana artık para vermek zorunda kalmayacaksın, ikincisi üretimin 10 kat artacak. Gayet mantıklı. Sonuçta hayatına ufak bir fırın işletmecisi olarak devam etmek istemiyorsun ve az sürede çok ekmek üretip köşeyi dönme fikri sana çok cazip geliyor.

 

Yalnız maalesef ekmek makinesi senin bütçenin çok çok üzerinde. Çalışarak o parayı sittin sene birikteremezsin.

Peki ne yapabilirsin?

Seçeneğin çok fazla değil malesef. Ya Milli Piyango çıkmasını bekleyeceksin ya da bankadan borç alacaksın.

Yıllardır piyango oynadığın için ve daha bir amorti bile tutturamadığın için sana bankadan borç almak daha cazip gelir. Çünkü biliyorsun ki eğer borç alırsan bu makine ile 10 kat daha fazla ekmek satabilir, yapacağın gelirle kısa zamanda bankaya olan borcunu öder ve hatta kâr yapmaya başlarsın. Ondan sonra zaten çalışmana gerek kalmaz çünkü parayı bulacağın için işini büyütür, belki yeni bir fırın daha alır, zengin bir patron olursun ve sonunda da toplumda hak ettiğin konuma gelmiş olursun.

Mutlu son olarak da eşinin, çocuklarının ve anne-babanın da senin sayende rahat bir hayata kavuştuğunu hayal edersin ve böylece herkes sana saygı duyar. Artık sen başkaları gibi olmak istemeyi bırakırsın, başkaları senin gibi olmaya çalışacaktır.

 

Böyle bir senaryoda iki adet sorun var:

1- Zengin olmaya doğru gidilen yolda sadece kendi çıkarlarını kolladığın için işçi gücünü makine ile yer değiştirip işsizlik oranını arttırdın 9

2- Kırılgan ve sağı solu belli olmayan bir ekonomide bankadan alacağın borca güvenip 20-30 yıllık bir iş planı yaptın.

Şöyle ki;

Kapitalist bir ekonomide paraya, özel şirketlere ve özellikle bankalara güven olmaz. Banka denen olay bir gecede batıp ertesi gün bütün müşterilerini dal taşak ortada bırakabilir ve geçmişte birçok kez bırakmıştır da 10

Üstüne üstlük kapitalist sistemlerde gelir ne kadar az paylaşılırsa kazanç o kadar artacağı için büyük şirketler küçük işletmelerin büyümesini ellerinden geldiği kadar engellerler. Mesela eğer işlerin yolunda gidiyorsa ve daha merkezi ya da büyük bir alana taşınmak istersen bir bakarsın ki her stratejik nokta büyük şirketler tarafından kapılmış.

Sonuç:

 

Şimdi, bu durumu komünist/sosyal devlet yapısı ile karşılaştıralım:

1- Sosyal devlet anlayışında fırın devlete aittir ve sana sadece o fırını işletme izni verir.

2- Sosyalist bir toplumda gelirin fazla olmayabilir ama kafanı para ile bozmazsın, bu da içinin rahat olmasını sağlar.

3- Sosyalist bir toplumda hayat sana kapitalist sistemdeki bir fırıncıya göre daha kolaydır. Çünkü maaşın sabittir, alabileceklerin ve yapabileceklerin sınırlı olduğu için de aç gözlü olmazsın. Var olan seni yeterince tatmin ve mutlu eder.

4- Ayrıca teknolojik bir gelişme çıkar da iş gücü makine ile yer değiştirirse, sosyal devlet altında yaşayan kimse zor duruma düşmez. Çünkü çalışmak demek, aynı anda, beraber ilerlemek demektir.

5- Böylece sosyal bir toplumun üyeleri enerjilerini faydalı olacak başka alanlara yönlendirebilirler ve eğer isterlerse, hayalleri olan mesleği devam ettirirler.

 

 

3- Reklamlar, reklamlar, reklamlar:

 

“Kendimi öldürsem mi, yoksa bir fincan kahve mi içsem?” – Albert Camus

Biyolojik olarak baktığında insan hayvanının diğer hayvanlardan pek de farklı olmadığını görürsün.

Hepimiz, bütün canlılar olarak, iki temel şeyin peşinden koşarız: zevk ve üreme.

İnsanın diğer canlılardan tek farkı ise bilinçli olduğu için diğer canlılara göre hayatta daha fazla seçeneğe sahip olduğunu düşünmesidir. Yaptığı her seçim sonunda da ne kadar zevke ve üremeye yaklaşırsa o kadar mutlu olur. Aynı mantıkla, zevk ve üremeden ne kadar uzaklaşırsa o kadar mutsuzlaşır.

Yukarıdaki Albert Camus’nün sözü ise hayattaki seçenek fazlalığının insanı sokabileceği en derin bunalımı anlatır.

İnsan için zaten her günün her saniyesi seçimlerden oluşurken, bir de bunun üzerine modern hayattaki ürün bolluğuyla gelen seçim karmaşasını denkleme koyarsan Camus’nün düştüğü bunalım hiç birimize yabancı gelmez.

 

Çelişkiyi oluşturan da bu zaten. Özgürlük arttıkça seçenekler de artar ama fazla seçeneğe sahip olmak doğru kararı vermeni ve doğru olanı seçmeni zorlaştırır. Yapacağın her yanlış seçim ise seni en temel ihtiyaçların olan zevkten ve mutluluktan git gide uzaklaştırır.

 

Peki hem bolluk içinde yaşayıp hem de doğru kararları alıp mutlu olmanın bir yolu yok mu?


Var tabiki.

Bir çok yolu var hatta.

Bunlardan bir tanesi alış veriş yaparken doğru seçim yapmanı sağlayacak ürün bilgisi.

Eğer üreticiler seninle etkili bir şekilde iletişime geçip seni ürünleri hakkında bilgilendirirlerse sen de karşında ne kadar çok ürün seçeneği olursa olsun kendine ve bütçene en uygun ürünü seçebilirsin.

Modern hayatta biz buna reklamlar diyoruz.

Reklamların amacı modern insanın bolluk içinde yüzdüğü bir dünyada seçim yapmasını kolaylaştırmaktır. Kısacası reklamlar var olan ürünler hakkında seni bilgilendirir ve sana neyi seçmen konusunda yardımcı olurlar.

Buraya kadar kulağa her şey normal geliyor. Fakat denkleme kapitalizm gibi şirketlerin kâr için birbirleriyle yarışmasını destekleyen bir elemanı dahil ettiğinde zaten zor olan seçim yapma eylemi reklamlarla birlikte tamamen arap saçına dönüyor.

Çünkü şirketler ürünlerini sana dürüst bir şekilde tanıtmak yerine kendi mallarını satıp rakiplerinden daha fazla kâr yapabilmek için her türlü yalana, kandırmacaya, duygu sömürüsüne ve göz boyamaya baş vururlar. İşin kötüsü devlet de buna göz yumar.

Kapitalist bir ülkede reklamlar, insanlara iyi bir hayat yaşamalarını değil onlara kaliteli ve mutlu hayatlar sözü vererek boş arzular edinmelerini sağlar. Çünkü satılmaya çalışılan ürünün kaliteli hayatla ya da mutlulukla uzaktan yakından, zerre kadar alakası olamaz.

Kapitalist bir ülkenin televizyon kanallarındaki reklamlar şu 6 mantık üzerine kurulur:

1- Güzel insanlar ve hepsi mutlu (ya da ilk başta mutsuz fakat o ürünü satın alınca mutlu oluyorlar)

2- Güzel kız, erkek (bir reklamda herkes güzel olmak zorunda. Ama asıl erkek ya da asıl kız dünyalar güzelidir)

3- Basit ve akılda kalıcı bir müzik ve slogan.

4- Satılmaya çalışılan ürünle tamamen alakasız bir hikaye.

5- Duygu sömürüsü (genelde komedi ile bazen de ciddi ya da acıklı hikayelerle)

6- Kâr.

Örnek:

Milyar dolarlık şirket Pepsi yeni bir reklam yapmaya karar verir. İlk adım güzel bir oyuncu bulmak olduğu için Kendall Jenner isimli bir ünlüyü kiralar. İkinci adım olarak ise nasıl olsa satılmaya çalışılan ürünle ilgili herhangi bir bilgi verme kaygısı olmadığı için kafasına göre uydurma bir hikaye aramaya başlar. Eğer bulacağı uydurma hikaye gündemi yansıtırsa daha çok ürün satıp daha çok kâr yapacağını düşünür. Gazeteye bakar ve heryerde bir protesto ya da ayaklanma haberi okur. Bu durumu nasıl sömürüp ürünümü daha çok satabilirim? diye sorar kendisine.

Bulduğu cevap: Yalandan bir protesto ortamı hazırla, güzel bir bayan oyuncu bul, bu bayana protestodaki polislere Pepsi vermesini sağla ve büyük final: Herkes mutlu!

   

   

Bu nedir şimdi? Bir kutu kolayı eline alan insan otomatik olarak neden orada olduğunu, arkasında durduğu değerleri, Dünya’da olup biteni vs. herşeyi unutacak ve mutlu bir insan mı olacak? Tabi ki de hayır.

 

Başka bir örnek:

Sabun reklamları genelde küvette ya da duşta inanılmaz derecede rahat ve yavaş hareketlerle yıkanan model oyuncuları gösterir. Marketten aynı sabundan alırsın, eve gelirsin, duşa girersin fakat gene de o reklamdaki hatun kadar rahat ve yavaş hareketlerle takılamazsın. Nedeni çok basit. Gerçek hayat bize reklamlarda sunulduğundan çok farklıdır. Çünkü alınan sabun dayakçı kocayı, çirkef kız arkadaşı ya da berbat patronunu hayatından birden yok etmez. Edemez. Sonuçta sabun küvetin bir köşesinde erir ve zamanla yok olur. O sabundan hayır bekleyen insanın hayatı gibi.

 

Örnekler o kadar fazla ki:

Parfüm reklamlarını düşün. İnanılmaz derecede yakışıklı bir oyuncu reklamı yapılan parfümü üzerine sıkar ve bütün kızlar etrafına toplanır. Buna tek bir lafım var: Hassiktir oradan!

Ya da bayan traş bıçağı reklamlarında sürekli kılsız bacakların traş edilip bayanlara pürüzsüz bacak sözleri verilmesi. Jileti vurduğu bacak ayağımın altından daha tüysüz, hâlâ insanlara o ürünle pürüzsüz bacaklara sahip olacaklarını söylüyorlar. Saçmalık!

     

Örnekleri çoğaltmak için çok fazla kafa yormaya gerek yok.

 

Reklamlar sadece büyük şirketler tarafından göz göre yalan söyleme aracı olarak kullanılmaz, aynı zamanda günlük hayatımızı resmen işgal ederler.

Reklamlar kapitalist toplumlarda hayatın o kadar büyük bir parçası haline gelmiştir ki;

  • Yolda yürürken kafanı nereye çevirsen bir reklam tabelası görürsün.
  • Çoğu zaman televizyonda reklamlar arası bir program seyredersin.
  • Ve hatta çoğu internet sayfasını ve uygulamayı reklamsız görüntüleyebilmek için para vermen gerekir.

 

Yani demek istediğim seçenek bolluğu markaların dürüst olmayan reklamları ile birleşince tatminsizlik ve mutsuzluk yaratır. Çünkü eğer seçeneğin çoksa en iyisini istemekle yeterli olanı istemek arasında bir seçim yapman gerekir.

Kapitalist bir sistemde yeterli olanı istemek diye bir kavram insanların aklına gelmez ve hayatta sürekli her şeyin en iyisini istemek tatminsizliği, tatminsizlik de hayatta mutsuzluğu getirir.

 

 

Sonuç ve gelecek için tahmin:

Aslında listeyi daha çok genişletebilirim: Modern kölelik, hırsızlık, çıkarcılık, gösteriş manyaklığı, ünlülere gösterilen gereksiz ilgi, kabiliyetsiz insanların sırf paraları var diye göklere çıkartılması vs.

Bunların hepsi kapitalizm ile gelen, insan hayatında olmaması gereken, kafa karıştırıcı ve zararlı şeyler.

İşin kötüsü kapitalizm bu tür kötü özelliklerin insanın doğasında olduğu fikrini savunur. Ayrımcılığın, yalanın, dolanın kendi doğasında olduğunu düşünen insan da hayata kafadan kötümser yaklaşır.

 

Soğuk Savaş esnasında Amerika’nın bütün Dünya’nın gözünü korkuttuğu

“Komünizm gelirse aç, evsiz kalırsınız.”

“Komünizm demek diktatörlük demektir.”

“Devlete bütün kontrolü verirseniz ekmek almak için bile uzun kuyruklara girersiniz.” tarzı laflarının hepsi kapitalizm ile gerçek oldu. Amerika bu açıdan belki de Dünya’nın karşılaştığı en büyük TROLL‘dür.

 

Kapitalizm kısacası verdiği sözlerin arkasında durmayan, yalancı, insanları salak yerine koyan, hem çalışanların hem de tüketicilerin enerjilerini emen bir sistemdir. Bu da kapitalist ülkelerde mutluluğun yanlış anlasılmasını sağlar.

Başta Abraham Maslow 11 olmak üzere insan psikolojisini ciddiye alan her düşünür, insanın mutluluğa giden yoldaki gereksinimlerinden bahsederken maddi zenginlik, maddecilik gibi şeyleri, yani para ve ekonomi ile ilgili her şeyi (kapitalist görüşün tam tersine) listenin en altına koyarlar.

Maslow’un piramidi:

 

Psikologlara göre yukarıdaki piramidin en altındaki fiziksel ihtiyaçlar bir insanın temel ihtiyaçlarıdır. Üst katlara çıkabilmek için öncelikle bu ihtiyaçların karşılanması gerekir.

Şimdi de kapitalizm insan psikolojisine nasıl yaklaşır ona bakalım:

 

Gördüğün gibi Maslow’un piramidinde mutluluğa ulaşabilmek için 5 ayrı kademe varken kapitalizm bunu 2’ye indirir. Çünkü kapitalizm altındaki şirketlerin neredeyse hepsi kendi ürünlerini satın alan müşterinin otomatik olarak mutluluğa ulaşacağını düşünür. Öyle düşünmese bile iş planını ona göre yapar.

Bana göre içinde bulunduğumuz yüzyılın sonlarına doğru mutluluğa, kapitalizmin bize öğrettiği şekilde değil de, psikologların ve düşünürlerin tavsiyelerine göre ulaşmaya başlayacağız.

Bu da tabi ki bilimsel ve analitik eğitimle gerçekleşecek.

Bunun için de eğitim sisteminde dramatik bir değişime ihtiyacımız yok. İnternet sayesinde artık okulda öğretilen saçmalıkların yanında gençler asıl öğrenmek istediklerini kendi başlarına öğrenebilecekler. Çok yakın gelecekte çoğu insanlar mutluluğa tüketerek değil tam tersine arkadaşlıkla, özsaygıyla, ahlâkla… diğer bir deyişle bilgelikle, ilimle ve irfanla ulaşıldığının farkına varacaklar.

Bir kaç nesile kalmaz büyük şirketlerin başkanları da bu değişime ayak uydurmak zorunda kalacaklar ve işte bu noktada insanoğlu köklü ve pozitif bir değişim yaşayacak.

 

Bu yazıyı PDF formatında indirebilirsin:

Bir Sonraki Yazı

Batı da ne ki?


Benzer yazılar

Kapitalizm Hakkında Bilinmesi Gereken Her Şey (Neredeyse)

Komünizm Hakkında Bilinmesi Gereken Her Şey (Neredeyse)


Yorumlar

yorum

Comments are closed.