Batı da ne ki?

Kapitalizmin Kara Yüzü
May 24, 2017
Arkadaşlık Siteleri / Uygulamaları Aşkı Öldürüyor mu?
June 1, 2017

Merhaba İnternet!

 

Geçen senelerde yaptığım uçuşlardan birinde, uçak yere indikten sonra terminalle uçak arasındaki tüp geçişte gördüğüm bir reklam panosu dikkatimi çekti. Citibank’a ait bu panoda şu yazıyordu:

West is rising! People in the west are now much richer than they think! Apply for Citibank credit card today! – Citibank.

Çevirisi: Batı yükselişte! Batıdaki insanlar artık düşündüklerinden çok daha zenginler. Citibank kredi kartı için bugün başvur!

 

Her yönüyle ilginç bir reklam sloganı bana soracak olursan. Birincisi, düşündüğünden daha zengin olmak nasıl bir şey ki? Çocuk değiliz ki biz bütçemizi, ne kadar paramızın olup olmadığını, finansal potansiyelimizi vs bilmeyelim…

Birisi bana;

“Selam, ben bir bankayım ve bende bok gibi para var. Senin ne kadar paran var bilmiyorum ama sen aslında düşündüğünden daha zenginsin” derse,

“Hop” derim… “Nasıl yani?”

 

Ayrıca “Batı yükselişte!” ne demek?

Hangi Batı?

Şimdi yükselişteyse önceden neredeydi?

Hem “Batı” derken neyi kastediyor?

Sadece bulunduğum kıtayı yani Kuzey Amerika’yı mı kastediyor yoksa Avrupa’da buna dahil mi?

Avrupa’yı da dahil edersen bu sefer işler daha da karışacak.

Bu soruların cevabını bulmam gerekiyordu.

 

Coğrafi yönler, dünya üzerindeki yer ve varlıkların konumunu tanımlamakta kullanılan, dünyanın kutupları baz alınarak oluşturulmuş terimlerdir. Yön tahmininde kullanılan en basit yöntem güneşin doğuş ve batış istikametleridir. Güneşin doğduğu istikamet doğu, battığı istikamet batıdır” – Vikipedi

 

Vikipedi, yön tahmininde bulunurken Güneş’in ve kutupların baz alındığını söylüyor bize. Bu yaklaşım gayet normal çünkü Güneş her gün aynı taraftan doğup karşı taraftan batıyor. Hiçbir gün de doğduğu taraftan batmadı ya da battığı taraftan doğduğu olmadı.

 

Kültürel anlamda Doğu-Batı farkı ise yön bulmakdan ya da coğrafi konumdan çok daha fazlasını simgeler. Bu yüzden yer küreyi kültürel gruplara ayırırken olay tamamen öznelleşir. 

Bu tarz bir yaklaşım da bazı durumlarda farklı görüşlere, farklı görüşler de kafa karışıklığına neden olabilir.

Örneğin Batı denen şeyin başlama noktası her ne kadar Avrupa kıtası olsa da bu kıtadaki bazı ülkeler batılı olarak değil doğulu olarak algılanırlar.

Arnavutluk, Bosna Hersek ve Kosova gibi Slav kökenli ülkelerin nüfuslarının çoğu Osmanlı döneminden miras kalan İslamiyet’i benimser ve kültür olarak kendilerini doğuya batıdan daha yakın hissederler.

 

 

 

Ayrıca Rusya, Sırbistan, Belarus gibi ülkeler Avrupalılar tarafından doğu olarak kabul edilirken, Müslüman milletlere göre bu ülkeler batının birer parçalarıdır.

 

 

Benzer durum Bulgaristan için de geçerli. Bulgarlar tarih boyunca Slav Ülkeler’e 1 ve en çok da Rusya’ya yakınlığı ile bilinirdi. Fakat 2004’te NATO’ya 2007’de de Avrupa Birliği’ne katılması başta Rusya olmak üzere diğer Slav Ülkeleri tarafından sürprizle karşılandı 2

Böylece Bulgaristan Doğu kökenli Batılı Ülkeler grubuna katılan en genç ülke oldu.

 

Gördüğün gibi kültürel anlamda Doğu-Batı ayrımına coğrafi konum olarak yaklaşırsak olay kolayca arap saçına dönüyor ve aradaki farkı anlamak gittikçe zorlaşıyor. O yüzden işin içinde coğrafi konumdan daha derin bir anlam olmalı.

Peki Batı’yı gerçekten kültürel anlamda Batı yapan ne?

 

Batı Kültürü

Gizemi çözebilmek için öncelikle yukarıdaki coğrafi tespitler doğrultusunda Doğu-Batı farkına bir dünya haritası üzerinde kabataslak olarak bakalım.

Aşağıdaki haritada kırmızı ile kaplı yerler modern Dünyanın kültürel anlamda Batısı, geri kalan yerler ise Doğusu olarak kabul edilir:

 

 

Kültürel olarak Doğu-Batı kavramı tarih boyunca değişik anlamlarda kullanıldı fakat modern Dünya’nın algıladığı şekildeki ilk ayrım Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru başladı.

Ayrımı yapan ülkelerden ilki ise Japonya’ydı. 1920 yılında Japonya, Çin ve diğer uzak doğu ülkelerinin (Orta Doğu ve Orta Asya hariç) batıya karşı birleşmesini önerdi.

Aynı dönemlerde Avrupa ise Amerika, Kanada, Avustralya gibi kendisine dini ve kültürel açıdan yakın hissettiği milletlerle daha samimi ilişkiler kurmaya başladı.

11 Eylül 2001’den sonra ise 3 Doğu-Batı ayrımı bütün Dünya’da daha çok: Müslüman Doğu ve Hristiyan Batı olarak görülmeye başlandı.

 

Benim amacım elimden geldiği kadar öznel yorumlara girmeden, genel anlamda Doğu-Batı arasındaki bu kültürel anlamdaki farkı incelemek olacak.

Bunu yaparken de Batı’yı Doğu’dan ayıran tarihi özelliklere bakacağım ve batı kültürünü modern çağdan önce ve modern çağdan sonra olarak iki başlık altında incelemeye çalışacağım.

 

 

Batı Kültürü 1 – Modern Çağ Öncesi:

Eski Yunanistan Dönemi, Hristiyanlık ve Roma-Bizans Dönemi: 

Tarih boyunca coğrafi konum olarak birbirine yakın olan milletlerin kültürleri hep birbirine benzemiştir. Dini benzerlikler buna en güzel örnek olarak verilebilir çünkü hangi milletin hangi dini benimsediği tamamen bulundukları coğrafyaya bağlıdır.

Bu yüzden mesela Avrupalılar ortaya çıkana kadar Amerika kıtasında Hristiyanlık diye bir şey yoktu ya da Türkler 8. yüzyılda Güney’e doğru değil de Kuzey’e doğru yayılsaydı Müslümanlarla karşılaşmayacak ve belki de hâlâ Göktanrı dinini takip ediyor olacaklardı.

Avrupa’nın Hristiyanlık’la tanışması da en az Türkler’in İslamiyet’le ya da Kızılderililerin Hristiyanlık’la tanışması kadar ilginç ve şans eseri oldu:

Hristiyanlık da Müslümanlık gibi Yahudilik’ten türedi. Yahudilik’in ortaya çıkışı ise Hz. İbrahim’e dayanır. Hikâye şöyle devam eder:

İbrahim 99 yaşındayken tanrı ona görünür ve der ki:

“Ben her şeye gücü yeten tanrıyım. Benim yolumda yürü, kusursuz ol… Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürürsen, soyunu alabildiğine çoğaltacağım ve seni birçok ulusun babası yapacağım. Artık adın Abraham değil, İbrahim olacak. Seni çok verimli (doğurgan) kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım…” İncil – Yaratılış: 17

Kısacası tanrı, İbrahim’e kendi reklamını yapması karşılığında kendisine ve kendisinden sonra gelecek soyuna Dünya’da ve ahirette rahat yaşamaları için bir seri koşul öne sürüyor.

99 yaşındaki İbrahim tanrının bütün koşullarını kabul eder ve yeni keşfettiği bu tek tanrılı inancı bulunduğu şehrin ismiyle birleştirip (Judea – Yahudiye) Yahudilik adı altında yaymaya başlar.

Yukarıda da bahsettiğim gibi Hristiyanlık’ın ve Müslümanlık’ın babası Yahudilik. Çünkü Yahudilik İbrani Dinler (Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık) dediğimiz 3 büyük dinin en eskisi. İbrani Dinler’in ortak özelliği de, kendilerinden önce gelen dinlerden farklı olarak, her şeyin tek bir tanrı tarafından yaratıldığına inanmaları. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasındaki anahtar kişi de Hazreti İbrahim (İbrahim = İbrani Dinler).

İçgörüş: Hep merak etmişimdir acaba İbrahim tanrıyla bu “anlaşmayı” yaparken, ortaya attığı bu yeni inancın 3 ayrı büyük dine dönüşüp ölümünden 4000 sene sonra bile dünyayı bu kadar etkileyeceği aklına gelir miydi?

Yalnız İbrahim’in fikirleri o dönemdeki Roma imparatorları tarafından pek de sıcak karşılanmadı. Bu yüzden Yahudiler imparatorluk tarafından dışlanmaya başlandılar çünkü (her yeni çıkan inanç sistemi gibi) Yahudilik de Roma İmparatorluğu’nun yönetimini tehdit ediyordu. Ayrıca unutmamak lazım ki insanlar kendi inandıklarının dışında bir inanç sistemine karşı her zaman düşmanca yaklaşırlar.

İşte Hristiyanlık’ın Yahudilik’ten ayrılmasındaki öncü kişi olan İsa, böyle bir ortamda yani halkının ikinci sınıf vatandaş olarak davranıldığı Roma’nın Judea şehrinde doğdu, büyüdü ve fikirlerini yaymaya başladı.

 

 

O dönemlerde fikirlerini yaymaya çalışan birçok öğretmen 4 vardı ve İsa bunlardan sadece bir tanesiydi. İsa’yı diğer “öğretmenlerden” ayıran en büyük özellik ise diğerlerine göre daha az bencil olmasıydı. İsa’nın mesajları barış, aşk ve adalet üzerineydi. Aynı zamanda karizmatik bir konuşmacıydı ve bu sayede ufak fakat kendisine son derece sadık bir takipçi grubu yaratmıştı. Takipçilerinin sayısı ise uyguladığı mucizelerle git gide artmaya başladı ve en sonunda kendisini tanrının oğlu ilan etti.

 

Şimdi bilinmesi gereken ilk şey şudur ki, o dönemlerde mucize yapmak ya da tanrının oğlu olduğunu iddia etmek o kadar da az rastlanan bir şey değildi. Yahudiliğin alt mezheplerindeki, kendi fikirlerini yaymaya çalışan hemen hemen her öğretmen mucizeler yaptığını iddia ediyordu. Bazı imparatorlar da tahtı güvence altına almak ve otoritelerini güçlendirmek adına tanrının oğlu olduklarını ilan ediyorlardı. Fakat Yahudi bir köylü gencin tanrının oğlu olduğunu iddia ederek ve mucizeler yaparak ezilmiş halkın çıkarlarını savunan ve otoriteye karşı gelen fikirler yaymaya çalışması biraz sıradışıydı ve doğal olarak da göze çarptı. Bu durum imparatorluğun kulağına gitti, İsa tutuklandı, yargılandı ve dönemin geleneklerine uygun olarak çarmıha gerilerek idam edildi. Önemli: İsa’yı Romalılar çarmıha gerdi Yahudiler değil.

 

İsa’nın idam edilmesi O’nun beklenen kişi, yani tanrının oğlu olduğu inancının hızla yayılmaya başlamasına neden oldu ve hatta yakın bir tarihte tanrı tarafından geri gönderilip insanlığı (daha doğrusu Hristiyanları) kurtarmaya geleceği inancını ve sonsuza kadar süren yeni bir Hristiyan imparatorluğu kurulacağı inancını doğurdu 5

 

Bu noktadan sonra Roma İmparatorluğu devlete karşı ayaklanmaları önlemek için Yahudileri Judea’dan sürdü ve Ege’nin eteklerine yayılmalarını sağladı. Yalnız bu hareket de aynı İsa’nın çarmıha gerilmesi gibi Hristiyanlık’ın işine geldi çünkü İsa takipçileri Yahudilerle birlikte daha geniş bir alana yayıldılar ve git gide çoğalıyorlardı.

 

İsa takipçilerinin çoğalmasındaki anahtar kişi ise Saint Paul’dü. Sait Paul hem bir Yahudi din adamı hem de bir Roma vatandaşıydı. Bu durum kendisine imparatorluk içerisinde özgürce dolaşma yetkisi veriyordu ve O da öyle yaptı. Şehir şehir dolaşarak İsa’nın fikirlerini yaydı, gittiği yerlerde kiliseler kurarak İsa takipçilerinin Yahudilerle aynı kuralları takip etmelerinin gerekli olmadığını bu yüzden de mesela sünnet olmalarına gerek olmadığını vaaz vermeye başladı.

Saint Paul

 

Saint Paul gibi varlıklı ve güçlü bir kişiliğin yaptığı bu reklâm sayesinde binlerce Yahudi Hristiyanlığa geçti. Ayrıca Roma İmparatorluğu’nun geleceği hiç de iyi görünmüyordu ve bu durum halkın kıyametin yaklaştığı kanısına varmasına neden oldu. Roma’nın Eski Yunanistan’dan kalma Helenistik dinini/kültürünü kabul etmesi ve bu dinin öbür dünya hakkında pek de göz kamaştırıcı sözler vermemesi Romalıların kitleler halinde Hristiyanlığa geçmesine sebep oldu. Ve sonunda 4. yüzyılda imparator Constantine devletin dinini hristiyanlık olarak kabul etti.

 

4. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu yavaş yavaş ikiye bölündü: Batı Roma ve Doğu Roma. Doğu Roma’nın adı sonradan Bizans İmparatorluğu’na dönüştü ve başkent olarak kendilerine Byzantium’u seçtiler. Constantine imparator olduktan sonra da ismini Constantinople’a çevirdi.

Constantine zamanla Hristiyanlığı bütün imparatorluğa yaydı ve sonuç olarak İsa’dan önce tanrının oğlu olduğuna inanılan Saint Agustus’un resmi paradan kaldırıldı ve yerine tanrının yeni oğlu olan İsa’nın resmi kondu. Böylece Roma-Bizans İmparatorluğu resmi olarak Hristiyanlığı benimsemiş oldu.

 

 

Özet:

  1. Bir gün İbrahim’e tanrı görünür ve onunla anlaşmalar yapar.
  2. İbrahim anlaşmalara uyar ve tek tanrılı dini Judea şehrinde Yahudilik adı altında yaymaya başlar.
  3. Roma İmparatorluğu Judea şehrine ve Yahudilere karşı tavır alır.
  4. İsa doğar ve barış, aşk, adalet üzerine vaazlar verir.
  5. İsa yakalanır ve çarmıha gerilir, Yahudiler Ege eteklerine dağıtılır.
  6. Saint Paul ortaya çıkar ve Hristiyanlıkla Yahudiliği birbirinden ayırır.
  7. Roma ikiye bölünür ve Constantine Hristiyanlığı kabul eder.

 

Roma İmparatorluğu kuruluşundan 1453’te Fatih’in İstanbul’u fethine kadar, yani 1500 yıllık sürede neredeyse her yeni imparatorla yeni bir devlet düzenine geçiş yaptı. Fakat 312’de imparatorluğun resmi dini olarak Hristiyanlığı kabul etmesi ve yıkılana kadar Hristiyanlık’ın liderliği rolünü üstlenmesi hem kendisinden sonra gelen Avrupa’nın, hem de dünyanın kaderini büyük ölçüde değiştirdi.

Sonuçta Roma İmparatorluğu ve peşinden gelen Bizans İmparatorluğu ekonomik, kültürel, politik ve askerî açıdan zamanının en gelişmiş güçlerinden bir tanesiydi. Eski Yunan düşünürlerinden ve tarihçilerinden biri olan Polybius‘a göre bunun nedeni imparatorluğun üç ayrı devlet düzenini, demokrasi, monarşi ve oligarşiyi bir bütün olarak başarılı bir şekilde kullanması ve bunun sayesinde sağladığı politik dengeydi.

Sebebi ne olursa olsun Roma-Bizans İmparatorluğu Eski Latin/Yunan dilinin, kültürünün, dininin, icatlarının, mimarisinin, felsefesinin, kanunlarının ve devlet yapısının kendisinden sonra gelen Avrupalı devletlere ulaşmasını sağladığı için ve böylece yeni Dünya düzeninin kurulmasının önünü açtığı için Dünya tarihinde her zaman özel bir yere sahip olacaktır.

 

Batı Kültürü 2 – Modern Çağ Sonrası

Aydınlanma:

Yukarıda Batı kültürünün modern çağ öncesinde nasıl filizlendiğine baktık ve Roma-Bizans İmparatorluğu’nun Hristiyanlık altında Avrupalıları nasıl birleştiğini öğrendik.

Fakat aynı zamanda bilmek gerekir ki, Aydınlanma dönemindeki düşünürlerin ve bilim adamlarının çabaları olmasaydı Batı’nın Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra salgın hastalıklarla, haçlı seferleri yenilgileriyle, Moğol istilasıyla, taht kargaşasıyla ve kıtlıkla geçirdiği Karanlık Dönem‘den kurtulma ihtimali yoktu.

 

Batı kültürünün temeli Eski Yunan düşünürleri tarafından atılmış, Roma-Bizans İmparatorluğu ile devam etmiş, Aydınlanma Dönemi ile de şekillenmiştir.

 

Peki nedir bu Aydınlanma denen şey?

Aydınlanma yani mantık ve aklın dönemi 16. yüzyılın ortalarında başlar 17. yüzyılın sonlarına kadar devam eder. Aydınlanma hareketleri, bir grup batılı akademisyen, yazar, sanatçı ve bilim adamının aktif bir şekilde mantığın açtığı aydınlık yolda insanlara rehberlik ederek önce Avrupa’yı peşinden de bütün dünyayı batıl inançlardan ve cahillikten kurtarmak istemesi sonucu ortaya çıktı.

Amaç insanın mantığını kullanabilme yeteneğini yüceltmekti.

Bu dönem boyunca bilim adamları doğal olayları yani mikroskobik organizmalardan evrendeki gezegenlere kadar olan şeyleri incelerken, aydınlanma düşünürleri ise insan zekası, politik konular, mantık gibi daha soyut konuları incelediler.

Aydınlanma dönemindeki yenilikler iki ana başlıkta şu şekilde oldu:

  • Bilimsel: Matematik, fizik, kimya ve biyoloji alanlarında inanılmaz atılımlar yaşandı. Bunun sayesinde insan vücudunu, diğer canlıları, yer küreyi ve evreni daha iyi anlamaya başladık. Atomun keşfi sayesinde Sanayi Devrimi’nin önü açıldı.
  • Toplumsal: Demokratik ve insan haklarını savunan fikirler ve kanunlar geliştirildi. Bu da önce Fransa’da ve Kuzey Amerika’da, peşinden de bütün Dünya’da devrim hareketlerinin başlamasına neden oldu.

Bu dönemde öne çıkan isimlerden bazıları:

Immanuel Kant, René Descartes, Jean Jacques Rousseau, Charles Montesquieu, Voltaire, Denis Diderot, David Hume, Charles Darwin, Isaac Newton, James Clerk Maxwell ve John Locke…

 

René Descartes ve mantık:

Şüpheciliğin ve aydınlanmanın babası. Modern felsefenin şekillenmesindeki en önemli isimlerden. Sadece düşünür değil aynı zamanda bilim adamı ve matematikçi.

Descartes’ın gözlerini açan, onu uyanışa ve düşünmeye sürükleyen şey, önceden sahip olduğu bazı inanç ve fikirlerinin olgunlaştıkça değiştiğini anlamasıydı.

Hepimiz böyle tecrübeler yaşarız…

Bebekken yatağın altında canavar olduğunu sanmak, çocukken anne-babanın bütün soruların cevaplarını bildiğini sanmak, ergenliğe geldiğinde bütün dünyanın sana düşman olduğunu düşünmek, yetişkinlikte politik ve dini yalanlara inanmak vs. 

Descartes’a göre bu durum büyük bir problemdi.

Ya şu anda doğru bildiğini sandığı şeyler aslında değilse ve daha olayın farkına varmadıysa? Bu durumda yapması gereken en mantıklı şeyin bildiği her şeyi geçici olarak unutup teker teker akıl ve mantık süzgecinden geçirmesi olduğunu düşündü.

Şöyle düşün: Diyelim ki bir sepet elman var ve sepetteki bazı elmaların kurtlandığından şüpheleniyorsun. Ne yaparsın? Kurtların iyi elmalara geçmesini engellemek için sepetteki bütün elmaları döker, kurtluları çöpe atar ve iyilerini sepete geri koyarsın.

Aynı sepetteki kurtlu elmalar gibi inandığın şeylerden bazıları yanlış, kötü, kurtlu olabilir. Dahası bu tarz yanlış bilgiler ya da inançlar iyi gibi görünürler ve hem taşıyana hem etrafa zarar verirler. 

Kötü fikirler ve yanlış bilgiler de kontrol edilmezlerse etrafa sıçrarlar ve iyi niyetli insanların yanlış kararlar vermelerine neden olabilirler. O zaman aynı kurtlu elmalara davrandığın gibi zararlı bilgileri ve fikirleri teker teker sorgudan geçirmen gerekir.

İçgörüş: Matrix filmini seyrederken Wachowski kardeşlere teşekkür etmelisin. Aynı zamanda bilmen gerekir ki Matrix’teki gibi bir konseptin tutması için seyircinin öncelikle belli bir şüpheciliğe katılması gerekir. Bu tarz şüphecilik fikrini ilk ortaya atan kişi Descart’tı.

Bu yüzden Descartes’a akıl, mantık ve şüpheciliğin babası olarak bakılır. Şüpheci insan ise herhangi bir şeyin ne kadar doğru/gerçek olup olmadığını sorgulayan kişidir. Yani bir şeyin doğruluğundan emin olmanın tek bir yolu vardır o da üzerinde düşünmek ve sorgulamak. 6

John Locke ve deneycilik:

Descartes’ın peşinden gelen düşünürler için gerçeğe varmanın yolu daha farklıydı. Locke ve Berkley gibi düşünürlere göre bir şeyin (özellikle maddi/somut şeylerin) gerçekliğinden emin olmak için o şeyi sadece mantık düzleminde sorgulamak yetmez, ayni zamanda bilimsel olarak kanıtlanması gerekir.

Descartes mantık ve aklın hayranıydı, ona göre dünyadaki en gerçek şeyler fikirler, yani mantık yoluyla bilinen önergelerdi. Deneyciler ise asıl gerçekliğin düşüncelerle değil duyularla, yani bilimsel yöntem/araştırma yoluyla ortaya çıkarılabileceğini savunuyorlardı. 7

Önemli: Descartes-Locke ayrımına birbirine karşı değil tam tersine birbirlerini tamamlayan düşünceler olarak bakmak gerekir. Bilimin temelleri mantık, şüphecilik ve deneysel düşüncelerin toplamıyla atıldı.

Yukarıda da belirttiğim gibi aydınlanmanın önünü açan düşünceler eski Yunan düşünürlerden ve Roma-Bizans imparatorluğundan Avrupa’ya kalan miras sonucu geliştirildi. Avrupa’nın, daha doğrusu Batı Dünyası’nın yaptığı en önemli şey ise bu düşünceleri sahiplenmesi ve bunun sayesinde dinin, batıl inançların ve eşitsizliğin egemen olduğu Karanlık Dönemden kurtulup bilime ve teknolojiye yönelik bir dönem başlatması oldu.

Mesela Avrupa’da Hristiyanlığı ve dini sorgulayan ilk düşünürlerden bir tanesi de İtalyan Hristiyan papaz Thomas Aquinas’tı. Aquinas ne kadar din adamı olsa da o zamana kadar sorulmamış bir soruyla Avrupalıların karşısına çıktı :

“Eğer tanrının ilk istediği şey kullarının gönderdiği koşullara uyması ise, neden Dünya üzerindeki herkesin Hristiyanlık’tan ya da İncil’den haberi yok? Nasıl oluyor da tanrının varlığından bile haberi olmayan insanlar onun komutlarına uymak için hayatlarını adayabilirler? Tanrı neden sadece belli bir gruba komut gönderdi de istisnasız her birimize teker teker komut göndermedi?”

Aydınlanma düşünürlerinin çoğu tanrıya inanırdı. Fakat onlara göre din bir çok önemli sorunun cevabını vermekte başarısız oluyordu ve aynı zamanda güce sahip kesim dini bir sömürü aracı olarak kullanarak güçsüz kesime istediklerini yaptırabiliyorlardı. Bu durum aydınlanma düşünürlerinin basit bir sonuca varmalarını sağladı: Dini ve devlet işlerini birbirinden ayırmak gerek!

Locke insan haklarını, seçme ve seçilme hakkını, özel mülkiyet, eğitim, basın-yayın özgürlüğü, dini tolerans ve bunları desteklemeyen her türlü hükümetin yıkılmasını önerdi. Emmanuel Kant, Aydınlanmanın asıl amacı insanın kendisini yine kendi yarattığı az gelişmişlikten, özellikle de dinden kurtarması olduğunu savunduVoltaire Fransa’da düşünce özgürlüğünü savundu ve şu ünlü sözü söyledi: “Söylediğine katılmıyorum ama onu söyleyebilme hakkını ölümüne kadar savunacağım.”

Peki Aydınlanma’nın ortaya çıkması sadece eski Yunan filozoflarının düşüncelerinin bir sonucu mudur?

Tabi ki değil.

Çok uzun yıllar boyunca Doğu bilim ve teknoloji olarak Batı’dan çok ilerideydi ve bir çok batılı düşünür ve bilim adamı Doğu’daki kaynaklardan ve buluşlardan da yararlanmışlardır. Mesela, Copernicus güneş sisteminin ortasında dünyanın değil güneşin olduğunu ve dünya dahil diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğü fikrini direk Müslüman bilim adamı İbn al-Shatir almıştır.

Yalnız çeşitli sebeplerden dolayı 8 Doğu, yetiştirdiği bilim adamlarının buluşlarını ve düşünürlerin düşüncelerini geliştirmede başarısız oldu. Batı ise, Copernicus, Descartes, Locke, Berkley gibi kişiler sayesinde hem eski Yunan düşünürlerin hem de Doğu’nun bıraktığı bilgiyi alıp bir üst kademeye çıkarmayı başarabildi. Sonuç olarak: al sana Aydınlık.

Sonuç:

Tarihe bir bütün olarak bakmak gerekir. Hiç bir millet durup dururken gelişmez ya da gerilemez bunu hepimiz biliyoruz. Aynı zamanda belirli dönemlerdeki ilerleme ya da gerileme milletlerin kalitesini belirlemez.

Konuya şöyle yaklaşalım:

İnsanoğlu evrim ağacındaki en yakın akrabasından ayrıldıktan sonra hızla yer küreye yayılmaya başladı ve yayıldıkça içinde bulunduğu coğrafyaya ayak uyduracak çeşitli fiziksel özellikler geliştirdi. Kimisinin gözleri yana doğru çekilirken kimisinin derisinin rengi beyaza döndü vs.

Doğadaki kara hayvanlarının çoğundan fiziksel olarak daha güçsüsüz. Fakat gelişmiş beynimiz ve konuşabilme kabiliyetimiz sayesinde bilgiyi saklayıp nesilden nesile geçirebilmemiz bize diğer canlılara göre hayatta kalabilmek için daha fazla avantaj sağladı.

Bu çeşitlilik aynı zamanda eşitsizliği doğurdu. Tarihin çeşitli dönemlerinde değişik coğraflarda insanlığa değişik milletler liderlik etmiştir.

Milattan önce Avrupa kıtasında Eski Yunanistan bilim ve felsefe açıcından diğer milletlerden daha gelişmişti. Fakat aynı dönemlerde Güney Amerika’da Aztekler ve Mayalar bugün bile herkesi şaşırtan buluşlar yapıyorlardı. Mısır piramidlerinin milattan önce 2500 sene önce yapıldığını hatırlatmama gerek yok. Takvimin başlangıcı sayılan ilk yüzyıllarda batıda Roma, doğuda Pers imparatorlukları hem teknolojik hem askeri açıdan yüzyıllarca üstünlüklerini kaybetmediler. Peşinden senin de bildiğin gibi Osmanlı İmparatorluğu ortaya çıktı, gelişti ve 15. yüzyılda döneminin en büyük gücü haline geldi. Sadece birkaç yüzyıl sonra Avrupa Sanayi Devrimi ile tekrar liderliği ele geçirdi. Bu noktadan sonra eğitime, bilime ve teknolojiye yatırım yapan milletler hızla gelişmeye başladılar. Hatta bu gelişme birinci ve ikinci Dünya Savaşları’na sebep oldu. Sonuç olarak kartlarını akıllı oynayan milletler Dünya Savaşları’ndan ve Soğuk Savaş’tan kazanan olarak çıktılar ve Yeni Dünya Düzenini kurmaya başladılar.

Demek istediğim şu,

Yukarıda Batı-Doğu farkını tarihsel olarak inceledim. Fakat bilmek gerekir ki bu şekilde bir tarihsel alt yapı batı için aynı zamanda günümüzün koşullarının önünü açmıştır. Batılı milletler bir yandan ülke olarak gelişimlerine önem verirken bir yandan paylaştıkları ortak dini ve kültürel değerler sayesinde bir bütün olarak yani BATI olarak gelişmeye devam ettiler.

Bugün ise bana soracak olursan gelişmiş milletleri geri kalmış ya da gelişmekte olan milletlerden ayıran en büyük fark sosyal gelişime verdikleri değerdir. Ve batı sosyal gelişim faktörünü en akıllıca kullanan taraf olarak görünüyor.

Sosyal gelişim teknolojik, kurumsal, kültürel ve geçimsel başarıların toplamıdır.

Bu tür toplumsal başarılar güçlendikçe o toplumu oluşturan insanlar;

1- Karınlarını daha rahat doyurur.

2- Yiyecek, giyecek ve konaklama sorunu çekmezler.

3- Kendi aralarındaki geçimsizlikleri kolayca giderebilirler, böylelikle gelecek için daha sağlıklı nesiller oluşur.

4- Başkaları gibi olmaya özenmezler ve başka toplumların kendilerini kullanmasına izin vermezler. Tam tersine diğer milletlerin kendilerine nasıl çıkar sağlayacaklarını bilirler.

Formulün içindeki elemanların neler olduğunu ve bu elemanların birbirleriyle ilişkilerini bilmek gerekir.

Bir sonraki yazım bu yazıya devam olarak neden bazı ülkeler zenginken bazıları fakir kalır hakkında olacak.

 

Bu yaziyi PDF formatinda indirebilirsin:

 

 

 

Yorumlar

yorum

Comments are closed.